Giriş |  Kayıt

Hoşgeldiniz

Felsefe Forumu'na hoş geldiniz.
Yalnızca kayıtlı üyelerimiz "aktif başlıkları göster"
butonu ile son tartışmaları görebilir ve katılabilirler.

Felsefe forumu sayfasını facebooktan takip etmek için beğenin
İyi forumlar!

Önemli forum içeriklerinden bazılarına
http://ww.cangungen.com
http://varoluscuterapi.net
ulaşabilirsiniz.


Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 55 mesaj ] 

30 Haz 2009, 00:33

Çevrimdışı
 Re: "Anı Defterleri 1939 - 1940 - Felsefe Virgüldür"
Köşe Sahibi Üye
Köşe Sahibi Üye
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 20 Haz 2009, 19:41
Mesajlar: 2973
Yaş: 67
 Profil Özel mesaj gönder  
Teşekkürler Minmis'ciğim,

hepiniz gece cadısı oldunuz...sizler çalışıyorsunuz tabi ki...
ben de gündüzleri bol bol yazıp sizleri yoruyorum :smile:


Başa Dön Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 

30 Haz 2009, 01:53

Çevrimdışı
 Re: "Anı Defterleri 1939 - 1940 - Felsefe Virgüldür"
Köşe Sahibi Üye
Köşe Sahibi Üye
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 28 May 2009, 22:39
Mesajlar: 2619
 Profil Özel mesaj gönder  
Gökyüzü yazdı:
Ölüm korkusu ile ilgili duygu sevgili Serap,benim bir psikiyatrist olarak tecrübelerime göre toplumda çok yaygın olarak yaşanıyor...
Bu kokrunun "yaşanmamışlık" ile ilgili olduğu speküle edilebilir.
Belki yaşıyoruz ama "yaşayacağımızı gerçekten hissedeceğimiz" bir düzeyde bu yaşantının deneyimlenmediğini biliyoruz bir yerlerde...


Ölüm korkusu ile ilgili eklemek istiyorum: Sanırım, kendi olamadan, kendini gerçekleştiremeden bu dünyadan ayrılma olasılığı da bu korkunun hssedilmesinde etmen...Farkında olarak veya olmayarak... /\/\

Benim korkum, kendim olma, potansiyelimi gerçekleştirme konusundaki özgürlüğümü ele alma dönemimle birlikte belirgin bir biçimde azaldı... Öncelerde giderek artmakta olan uçak korkum da, o dönemle birlikte, neredeyse kayboldu...neredeyse, çünkü sanırım daha katetmem gereken yolum var... -!-

_________________
yaşamın gizini kendinin izini sürmek güzel...


Başa Dön Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 

30 Haz 2009, 16:25

Çevrimdışı
 Re: "Anı Defterleri 1939 - 1940 - Felsefe Virgüldür"
Mesaj Panosu Yöneticisi
Mesaj Panosu Yöneticisi
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 17 Nis 2009, 02:19
Mesajlar: 4938
Yaş: 49
Konum: Admin
 Profil Özel mesaj gönder  
minmis yazdı:
Benim korkum, kendim olma, potansiyelimi gerçekleştirme konusundaki özgürlüğümü ele alma dönemimle birlikte belirgin bir biçimde azaldı... Öncelerde giderek artmakta olan uçak korkum da, o dönemle birlikte, neredeyse kayboldu...neredeyse, çünkü sanırım daha katetmem gereken yolum var... -!-


Bakın çok doğru bir tespit bu sevgili minmis...İnsan bir şeyler hayal ediyor ve bunları eyleme dökmeyi planlıyorsa,alacağı yol var ise ölüm korkusu pek az oluyor..

Eğer hayatını bitirip tüketmiş gibi hissediyorsa,ne yaşta olursa olsun hayattan emekli olmuş ise "ölümden çok korkuyor"

_________________
Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır.
M.Foucault


Başa Dön Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 

30 Haz 2009, 21:05

Çevrimdışı
 Re: "Anı Defterleri 1939 - 1940 - Felsefe Virgüldür"
Köşe Sahibi Üye
Köşe Sahibi Üye
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 20 Haz 2009, 19:41
Mesajlar: 2973
Yaş: 67
 Profil Özel mesaj gönder  
Arkadaşlar, bilgi sayarım da, adsl'im de bir hoşlaştı. Hepsi tümüyle çökmeden (bazılarınızın yüzünü görür gibi oluyorum, çökse de nefes alsak diyor ve :->>> kıkırdıyorsunuz) biraz daha Sartre Anıları;

Pazartesi, 27 Kasım 1939
“…Kaderi yerine insanın kendisini yenmesi daha iyidir. Çok güzel söylenmiş. Stoacıların nasıl da kurnaz olduklarını görüyoruz burada çünkü eğer bütün gücümle sarıldığım bir objeyi kaybetmek benim için ne anlama gelir?...”


Sen de bir objeye sarılmamasını öğren. Düşünürler, her biriniz diğerinizden bir bölüm alarak sizleri istediklerinizin kölesi yapmayacak bir orta yolda buluşamaz mısınız?

Ayrıca Jean-Paul stoacılara o kadar da sinirlenme, sen de ben de arada bir stoacı gibi olabiliyoruz. Ben yaşamımda bırakmasını, hiçbir şeyi ısrarla istememesini öğrendikten sonra rahat yaşamaya başladım. Objelerin esiri olmamak kadar özgür bir yaşam olamaz. Bu nedenle tüm tüccarlar bana sinir olular. Tüketici olmaktan vazgeçtim. Ancak yukarıda ki cümle bence ikisini de içeriyor. Kendini yenerken kaderini de belirleyebiliyorsun. Bu şekilde okursak sana aykırı olmaz, kurnazlık da olmaz. Açıkçası hem kaderimiz hem de kendi imkânlarımız var. Bunları insanlık ve kendimiz için en uygun şekilde kullanabilme sanatını öğrenmek gerek. Ne dersin? Tabi bir şey demezsin veya dersin de ben duyamam.

“…İnsanın gerçekten kendisi olması bir görevdir ve bu hem içimizden hem dışımızdan gelir çünkü bizim içimiz dışımızdır. İnsanın kendisi olması demek içinde bulunduğu durumu tümüyle gerçekleştirmesidir, bu durum nasıl bir durum olursa olsun o, gerçek derin bilinçle bir taraftan durumda olmanın gerçekleştirilmesi diğer taraftan da insan realitesini dopdolu var oluşa eriştirmektir…”


Sevgilim, gelmiş geçmiş kaç insan bu derin bilince sahipti ve durum içerisinde olduğu gibi olabilme cesaretini gösterebildi? Durumlara bir de zaman faktörünü yani tarihliliğimizi de katarsak, ne kadar kendimiz olabilme olanağımız var? İnsan koalisyonlarının çoğu durum koalisyonu değil mi? Eğer öyleyse ben ancak o anda olduğum gibi olabilirim. Şartlarımın içindeki ben olabilirim. Sanıyorum sen de ‘olduğu gibi olmakla’ bu şartlı ‘kendisi olabilmeyi’ kastediyorsun.

“…Ama bu akşam Arjantin’i özlüyorum, sahrayı özlüyorum, dünyanın tanımadığım her yerini özlüyorum. Bu çok daha tatlı, kanatlarını indirmiş ve umutsuz. Bu mutluluğa benzeyen narin bir sızı, binlerce Sokrates olduğum zamanlardaki yaşamımda olabildiğim gibi. Şimdi ise ben sadece bir Sokrates’im. Veya belki iki veya üç…”


Seni kibirli seni! Bir taneyle yetinemeyeceğini daha cümleni bitirmeden fark ediyorsun. Evet, haklısın sen herhangi biri değilsin.

Salı, 28 Kasım 1939
“…Burada …insanlar var, bildiklerini başkalarıyla paylaşmaya ve nasihat vermeye hazır insanlar. Bu Elsass’lılara has bir karakterdir, herkese tavsiyelerde bulunmak. Artık iş güçlerini kullanamadıkları için çok kırgınlar. Bana öyle geliyor ki çalışabilselerdi insanlık onurlarını tekrar bulabileceklerdi ve kendilerini zorla göç ettirilmişler olarak hissetmeyeceklerdi…”

“…Rica etmek iki insanı tüm çıplaklığıyla karşı karşıya bırakır…”


Bu da kibre dâhil, istemesini, rica etmesini kendini çıplak hissetmeden bilmek gerek. Çünkü vermek gibi bir aksiyon veren için mutluluk olabilmelidir. Alan da sadece almaz, aksine verene mutluluk verir. Böylece kendilerini aynı düzeyde görebilmeleri gerekir. Gördüğün gibi ben de son derece ukala ve kibirli bir kadınım, sana bile öğretmeye kalkıyorum. Şimdi diyebilirim ki durum öyle icap ettiriyor. Hani sen hep durum dersin ya. Bizim bir Süleyman Demirel’imiz vardır, o da ‘dün dündü, bugün bugündür’ diyerek kendine rahat bir yaşam kurmuştur.

Perşembe, 30 Kasım 1939
“…Daha önce söylemiştim, savaş bahane olarak kullanılabilir: o kolaylaştırır, o burada var olduğumuz için bir özür dilemek olabilir. Ölümü de buna dâhil edebiliriz, onu şimdi gördüğüm şekliyle. Ancak herhangi bir şekilde var olmaya haklı olduğumuzu bilmeden yaşamak çok zor…”


Bu cümleyi gerektiği gibi çevirdiğimden emin değilim. Sartre’da filozoflardan bahsederken aklında kalanlarla alıntı yaparmış. Ben de bu cümleden anladığımla alıntı yaptım. Benim ki ayıp oluyor, çünkü metin önümde sadece tembelliğimden cümlenin üzerine yeteri kadar eğilmiyorum.
Aslında yaptığı işi yapmak istemeyen ama durumdan ötürü yapmaya kendini mecbur hisseden insanın ruh hali. Askerde emir emirdir. Eğer askere gideceksen bunu bilerek gideceksin demişti bir emekli general bana. Yani verilen emrin arkasına saklanırken başından yaptığın sözleşmeyi unutmayacaksın. Dedim ya, durumla gerçekten karşılaşmadan insanın o durumda ne yapacağını tahmin etmesi doğru olmuyor. Ayrıca genç isem emir almak belki daha kolay geliyor. O nedenle ordular elli yaşında adamı askere almıyorlar.

Bence var olmaya hakkımızın olup olmadığını bizi bu dünyaya çekerlerken de söylemiyorlar. Bence biz var olmaya mahkûmuz. Var olurken dönüp geriye baktığımızda öbür türlüsü belki daha doğru olurdu demeye de mahkûmuz. Gözlerimiz önümüzü görüyor kendisini görmüyor. Yani kendimi görebilmem için bir ikinci kişi gerekiyor ki, beni bana anlatabilsin. Biz geçmişi biliyor, geleceğe doğru ilk andan itibaren yürümemize rağmen geleceğimizi bilemiyoruz. Birkaç satır sonra sen de benim düşündüklerime benzer bir şeyler yazmışsın. O zaman yukarıda ki cümleyi o kadar da kötü çevirmemiş oluyorum.

“…Aldığım mektuplar gelecek tarafından çevrelenmiş anın minicik bölümleri ama bu ölü bir geleceği çevrelediği geçmişin şimdiki zamanı. Ben de yazarken iki zaman aşaması içerisindeyim; benim mektubumu alacak olana yazarken içinde bulunduğum zaman ve alacak olanın onu aldıktan sonra içinde bulunacağı zaman. Bu çevremi gerçek dışı kılmıyor ama zamansızlaştırıyor…”


“…Şu anda nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum ama kendimi geçmişte hissediyorum, baygın ve etkileyemeyen biri olarak. Bahsedilen geleceğime sarılamam, çünkü o çökmekte…”


Nasılda yanılmışsın bu anda Jean-Paul. Seni bekleyen nefis bir geleceğin var.

Bugün de bu kadar arkadaşlar...


Başa Dön Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 

03 Tem 2009, 15:30

Çevrimdışı
 Re: "Anı Defterleri 1939 - 1940 - Felsefe Virgüldür"
Köşe Sahibi Üye
Köşe Sahibi Üye
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 20 Haz 2009, 19:41
Mesajlar: 2973
Yaş: 67
 Profil Özel mesaj gönder  
Cuma, 1 Aralık 1939
“…Bu imansız ve kibirli bir anı defteridir. Başka bir yönden ve bambaşka anlamda bu anı defteri kendimi soru haline getirmem demek oluyor…”

“…Bunlar notlar ve ben bunları yazdıktan sonra yazdıklarımı arkamda bıraktığıma inanıyorum. Bundan ötürü utanmıyorum ve bundan ötürü gurur da duymuyorum. Hissettiğim anla yazdığım an arasında daima bir mesafe oluyor…”

“…Örneğin, başından itibaren tanrımın olmamasına rağmen bir ahlakımın olduğu kesin, günahsız ama kötüsüz değil…”

Bence ateistler son derece ahlaklıdırlar. Onlar yaptıkları kötü şeylerin cevabını bu dünyada alırlar. Yirmi sene ateisttim. Bu seneler benim son derece bilinçli yaşama çabası içinde olduğum senelerdir ve çok güzel senelerdir. Tüm canlılarla birlikte bu dünyada, bu dünya ve bu dünyanın insanları için yaşadım. Şimdilerde benim bu yeryüzünde olmama sebep olan her ne ise ona inanıyorum. Aslında yine o yirmi sene gibi yaşıyorum ama arada bir de kaçamak yapıyorum. Diyorum ki; ‘Ey, benim bu evrende var olmama sebep olan, ben bu karşımda ki insandan hoşlanmadım ve ona destek olmayacağım, sen nasıl olsa beni anlarsın’. O tanrısız yirmi sene boyunca, karşımdakini anlayarak onu sevmeyi bir görev olarak kabul ederdim. Hele İstanbul’a geldiğimden beri bir cümle pek hoşuma gidiyor: ‘Ben onu artık Allah’a havale ettim’. Anlayacağın Jean-Paul duruma göre tanrı çok gerekli olabiliyor.


“…Bütün bunlardan bahsetmem gerektiğini düşünüyorum çünkü ben ahlaklı olmaktan hastayım (Jean-Paul burada buna iffet-i maraziye diyorlar), çoğu kez ahlakın kökleri dindedir. Ama bu benim için geçerli değil. Ailem ve öğretmenlerim bu dünyanın ahlakını savunan insanlardı ve her yerde bu tarz ahlakı dini ahlakın yerine koymaya çalıştılar ve beni de öyle yetiştirdiler…”

“…yaşamımın gençlik ve yetişkinlik dönemlerini şöyle anlatabilirim: 1921 senesinden 1929 senesine kadar iyimserlik periyodundaydım, binlerce Sokrates olduğum dönem. O zamanı keyifle anımsıyorum, bir yaşamın hep boşuna olduğunu düşündüğüm ve sanatın metafiziksel moralini kurduğum zamanlar. Ama aslında hiçte kendimden kani değilim; gerçekten sanıyorum ki kendimi yazmaya adarsam bu süre içerisinde yaşam kendi yolunu gerektiği gibi çizer…”

“…Kısacası gençliğimde büyüdüğümde büyük adam olabilmek için gerektiği şekilde yaşamaktan emin olmak istiyordum. Bundan emin olamadığım içinde sanki gerçekten öyleymiş gibi yapıyordum ve genç Sartre’dan da genç Berlioz veya genç Goethe’den bahsedildiği gibi konuşulduğu bilincindeydim…”

“…Büyük bir adamın sürekli serbest olması gerektiği inancındaydım…özgür olmalıydım ki büyük bir adamın konkre bir fikrini gerçekleştirebileyim…”

“…Kısacası kafam bunlarla doluydu ve bu yaşlarda çok normal olduğu şekilde bu özgürlüğü kadınlara karşı kullanmak istiyordum. Komik olan tarafsa kadınların benim peşimden koşmamaları, aksine benim onların peşinde olmamdı…”

“…Castor bu özgürlüğü kabul etmiş ve tutmuştu. Sene 1929’du. Bense bu çok özel şansımı anlamak yerine melankoliye düşmek gibi bir aptallığı yapıyordum…”

“…Derinlerde bir yerde hissediyordum ki insan yaşamını önceden göremiyor. Ama arkasını döner dönmez fark ediyor ki yaşadıklarından sorumludur ve artık geri de dönemez…”

“…Kısacası yetişkinlik yaşıma geçişimi hiç de iyi bir şekilde taşıyamadım…”

“…Dostluklarımız sağlamdı: Guille, Madame Morel, Poupette ve Gege: aydınlar olarak mükemmel bir şekilde vicdanlarımızı sınava sokmaktan bıkmıştık, o zamanlar yaşadıklarımızı yapılandırdıklarımız olarak görüyorduk. Çünkü ilişkilerimizi total doğruluklarla ve karşılıklı total fedakârlıkla yapılandırmıştık. İçimizde ne kadar karmaşık hisler, bunlar keyif de olsalar, bu bizim tarafımızdan yapılandırılmış sürekli ve düzenlenmiş sevgiye kurban ediliyordu. Aslında düzensiz, karmaşık ve anında yapılmak istenenin yapılabildiği içinde zorlanma olmayan, bizim aydınlık rasyonalizmimizin içine girecek bir karanlığın olduğu bir yaşama hasret duyuyorduk. Bir çeşit kendi içimize dönerek hissettiğimizi bilmeden hissetmek…”

Fark ettin Jean-Paul değil mi? Bir hece bile araya koyamadan senin yazdıklarını yazdım. Anla beni ne kadar etkilemişsin. Senin bu yazdıklarını okumadan dünyaya yaydığın felsefeden payımı almışım. Yukarı da yazdıklarını olduğu gibi hissetmişim. Bu nasıl bir oluştur? Hangi zerrecikler bu kuşağı dünyaca etkileyebildiler? Neden bu gün bize, biz fazla sorgulayanlara aydan gelmişiz gibi bakarlar? Bu tabi ki felsefeden çıktı sosyoloji oldu diyeceksin ama bilirsin ben disiplinler içinde düşünmem ve hep bütünü görmeye çalışırım. Disiplinlerle okuyanlara da üniformalı askerler gibi bakarım. Onlar da bütünün bir parçasıdırlar zaten. Sonraları bir kitabında bu 'kuşak' anlayışını çok derin izah etmişsin. Üstelik bir şey daha farkettim, artık senin cümlelerinin arkasına, bir de şuna bakalım diyerek başka düşünürleri eklemiyorum. Seni saf ve pırıl, pırıl bırakmak istiyorum.



“… Öğretmen olarak Paris’e tayinim çıktı (Temmuz 1937). Birdenbire kendimi çok genç hissettim, mutluydum ve yaşamımı güzel buldum. Bu yaşamın büyük bir adamın yaşantısıyla uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktu ama o benim hayatımdı…”

“…Bugün insanın hayatını kaybedemeyeceğini yani yaşamla hiçbir şeyin karşılaştırılamayacağını düşünüyorum. Her şeye rağmen fikirlerime sahip oldum; biliyorum ki, yaşam yumuşak ve püre gibidir, o, ne haklı çıkartılabilir ne de tesadüftür…”

Adını tesadüf koyduğumuz oluşlar belki benim o ‘hepimizin bir çizgisi var’ düşüncemin başka bir adı. Son cümlen hakkında çok şey yazabilirim ama hiç biri şu anda aklıma gelmiyor. Aslında geliyor da ben aklıma gelenlerden hoşlanmıyorum. Çünkü sabahtan beri seninle sürekli beraber olamıyorum. Ya kedilerim bir şeyler istiyorlar ya komşularım bir şeyler istiyorlar. Evimizin kapısı sürekli açıktır ve alt katta otururuz. Sanıyorum bu nedenle tüm canlılar bizim eve girip çıkmaktan zevk alıyorlar. Hâlbuki dün seninle yalnız kalabilmek için bilgisayarımı ve kitabını minik odama taşımıştım. Akşam oldu ama ben bir sayfa bile yazamadım. Şimdi iki şıkkım var; biri zihnimi bir noktada toplayarak kaybettiğim düşüncelerimi geri çağırmak, diğeri her şeyi oluruna bırakmak. Belki de bu fikirlerinle seni şimdilik yalnız bırakmalıyım. Belki başka bir kitabında bunlarla ilgili başka düşünceler üreteceğim. Anlayacağın işi biraz tesadüfe bırakmayı tercih ediyorum.

Arkadaşlar gördüğünüz gibi bu alıntıları zorla sonuna kadar sizinle paylaşacağım!


Başa Dön Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 

06 Tem 2009, 11:13

Çevrimdışı
 Re: "Anı Defterleri 1939 - 1940 - Felsefe Virgüldür"
Köşe Sahibi Üye
Köşe Sahibi Üye
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 20 Haz 2009, 19:41
Mesajlar: 2973
Yaş: 67
 Profil Özel mesaj gönder  
Can,
'Sartre nasıl bir insandı?' adı altında yeni bir konu başlamış.
Ben bu konuya onun anı defterlerine devam etmekle katılmış olayım, OK?

Cumartesi, 2 Aralık 1939
“…Benim hayatım hep bir işletmecilikti ama tanrılar tarafından desteklenen bir işletmecilik…”


Özür dilerim Jean-Paul ‘Unternehmen’ sözcüğünün karşılığında ‘işletmecilikten’ başka bir şey aklıma gelmedi. Sürekli bir şeyler yapmak ve üretmek de diyebilirdim ama yine de bu kelimenin tam karşılığı olmazdı. Dün bir TV programında duydum. Tercüme güzel olursa sadık olmaz, sadık olursa güzel olmaz demişler. Çok haklılar.

“…Sonraları, gençliğimin yok olduğunda ahlaki düşünceler önem kazandı…”

“…Felsefede bir kavramı kullanmak demek onu önceden algılamış olmak demektir…Ahlaklı olmak demek, var olmanın düzeninde daha yüksek bir onur kazanmak, daha kuvvetli yaşamak demek oluyor. Bu aynı zamanda kendini izole etmek anlamına da geliyor. Bilge insan diğerleri tarafından anlaşılamayacak ve bilge de diğer insanları anlamayacak. İşte bu yaşamsal değişiklik bilgeye yerleşmiş ve kesinlikle yerinden kımıldamıyor… Nizan ve benim için bu insanlara saygımızın yok olması ve bizim onların arasından sıyrılmamız gerekliliğini doğurdu ve böylece birdenbire insanlığı tamamen kaybettik…”

“…Algılanan şeylerin kesin olduğunu düşünme yatkınlığım zamanla bende bir çeşit mani oluşturdu: ‘vardır’ manisi. Guille derdi ki: ‘Jules Renard derki, sonunda mutlaka ‘tavuk yumurtlayacak’ yazacak ama sen mutlaka ‘tavuk vardır ve o yumurtlar’ yazarsın.’ Doğru söylüyor: tavuk vardır ile büyük bir keyifle tavuğu dünyanın gerisinden ayırırdım, ben ondan sınırlandırılmış ve kımıldamayan küçük bir kesinlik (absolut) yapardım ve onun yumurtlamasını onun bir karakter görüntüsü olarak yanına koyardım…”


Bu bana da uyar, çünkü önce tavuğu kavramalıyım. Sadece tavuk yumurtlar dersem yumurtlamayan tavuk olabileceğini başından ortadan kaldırmış olurum.

“…Hep kesin olanı aramam beni daha önce de söylediğim gibi var oluşa götürebilecekti…”

“…Descartes patlayıcı olabilen bir düşünür olduğu için…”

“…Bizse sürekli kavramları izole etmekle, onları anlaşılamaza getirmekle, her birini kendi içine kapatmakla zamanımızı geçiriyoruz, Descartes’ın ruh ve bedeni birbirinden ayırdığından bu yana onları birleştiremiyoruz. Severek ve isteyerek şöyle diyebilirdik: ‘İnsan ne değilse o olabilir. Yani ne isen o olamazsın.’…”


Zaten ‘ Das Sein und das Nichts’ kitabının Fransızca orijinalinin 44. sayfasında, Almancasının 53. sayfasında ‘Selbsheit=kendisi olmak’ kelimesini orijinal almanca bırakmışsın. Cümlen de
“… ‘Selbsheit’ın işareti zaten insanın kendisi ne ise, o şekilde kendisi olmadığı, varlığın bütününden daima ayrı olmasıdır…”
demişsin. Bütünden ayrı ama onun da bir parçası değil miyim?

Ne isem olmuşum zaten ve bundan sonra oluşacağım ana doğru sürekli yol alıyorum. Tamam. Bedenim ruhumu taşıdığı için onlarda birlikte oluşuyorlar. Zaman, zaman ayrı yürüyormuş gibi görünmelerine rağmen ve bu süre içerisinde birbirlerini tamamlarken sonuna doğru ikisi de yok olmaya hazırlanıyor. Bundan daha iyi bir ortak yan olabilir mi? Ama insanlar ister ki olmasın, bu ikisini ayırsınlar ki hiç olmazsa ruhlarının var olmaya devam ettiğine inanabilsinler. Bunlar hep sonlu olmama gayreti. Sonsuz bir oluşma olabileceğini veya zaman üstü olmayı ancak böyle hayal edebiliyoruz. Bedeni elle tutabiliyoruz da ruhu bir türlü yakalayamıyoruz.

“… Beden yaratılmış dünyanın bir ürünü iken, ruh duyular üstü dünyanın son müstakil aklının ürünüdür…”, “… ruh kendi fiillerine, kendisi sadece neye sahipse onu verebilir…”


Bunları Farabi de söylemiş veya yazmış. (Kitabın Adı: Farabi Felsefesi ve Ortaçağ Düşüncesine Etkisi, Yazar: Robert Hammond, Çevirenler: Gülnihal Kükenn ve Uluğ Nutku, S53, Farabi bir Türk ve 870-950 seneleri arasında yaşamış.)

Düşünceler birbirine bağlı bir zincirin halkaları. ‘Son müstakil akıl’ denince tanrının akıl olması ihtimali ortaya çıkabiliyor. Ama Farabi tanrı için ‘o bir fiildir’ de demiş. Ayrıca tüm bunları not ederken kelimelerin kökenlerini de incelemem gerektiğini, bilhassa tercümelerin üzerine eğilmem gerektiğini de biliyorum, ancak ben tek başına bir fakülte olamam. Bu kadarıyla yetinmek zorundayım.

Ruh dünyamızı bir türlü çözemeyeceğimiz bana mantıklı geliyor, şimdiye kadar da çözemedik zaten. O nedenle de ruh için duyular üstü dünyaya ait demiş belki de Farabi. Zaten onu anlayabildiğim gün kaç yaşında olursam olayım takla atacağım.
Ruhu psikolojiyle çözmeye uğraşıyoruz ve sanıyorum davranış genellemelerinden öteye gidemiyoruz. Tabi bu benim bilgisizliğimle ilgili. Her ne kadar sen psikanalizin geriye değil ileriye doğru yapılmasını savunuyorsan da Jean-Paul, bu da pek sonuç getiremeyecek. Üstelik sana dayanarak mı bilmiyorum, ama geleceğe yönelik psikanaliz yapılmaya başlanmış bile.

“…Her şeye rağmen kendimde kesin ve özgür bir bilinç hissediyordum; ahlaklı faaliyet gösteren birisi olarak da kendimi mutlaka olması gereken olarak görüyordum…”


Bir geceee ansızın devam edebiliriiiiiim,


Başa Dön Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 

06 Tem 2009, 21:45

Çevrimdışı
 Re: "Anı Defterleri 1939 - 1940 - Felsefe Virgüldür"
Köşe Sahibi Üye
Köşe Sahibi Üye
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 20 Haz 2009, 19:41
Mesajlar: 2973
Yaş: 67
 Profil Özel mesaj gönder  
gece oldu...

Pazar, 3 Aralık 1939
“…Stendhal’in büyük sırrı: derhal yazmak. Onun düşünceleri yürümeye başladıklarında kendilerine ayakkabılarını giyme zamanı bile vermez…(Gide’in anılarından)”
“…Gide’in davası yalnız tanımak değildir aynı zamanda reform yapmaktır. Bu nedenle de onu onun perspektifinden tanımak istersek yazarın yandaşı olma doğal yakınlaşmayı yenmemiz gerekir…”
“…(Gide, yazdığı sayfaların bazılarını okuyanlar bunları yazanın deli olduğunu düşünürler diyerek yırtmış) Aslında biz de tam da bu deli Gide’i görmek isterdik…”
“Bu defterlerin şeytana adandığı söyleniyor. Şeytan bunu hak etmişti doğrusu…”
“…’İtiraz edebilen, sonraları vazgeçebilmeyi yaşamının bilgeliği yapacaktır. Bu da kendi kendisinin hoşuna gidebilen bir moral olabilir.’ ( Gide, 1913/14). Bana kendisinin hoşuna giden moral kavramı zengin ve derin geliyor. Benim bu aralar meşgul olduklarıma çok iyi uyuyor: vazgeçerek çekilmiş olmak kendine has bir ahlak olabilir ama stoacılık da olabilir. Bu tecrübeyi geçirdiğim son üç ayda yaptım. Natüralizm: Gide’de belirli bir natüralizm görülüyor, çıplak doğanın iyi taraflarına gösterilen bir güven (kendisi olmak, kimseyle paktlaşmadan ve dünyaya organizmanın çevresine uyduğu gibi uyum sağlamak), onu hep rahatsız etmiş o da bunun kendisine şeytan tarafından verildiğini düşünmekten kendini alamamıştır.
Görevin ahlakı. Kant’ın çirkin formülünün vurguladığının tümü; benim sadece görevimi yerine getirme hakkım vardır. Sonuç olarak kendi kendisinin hoşuna gitmekten kaçabilmek için gerçekliğin moralinden başka bir moral göremiyorum. (Gerçeklik, açıklık (temiz olmak, net olmak) değil)…”


Şimdi arkadaşım, çeviride ‘Authentizitaet’ ve ‘Reinheit’ kavramları kullanılmış. Bence senin ayırdığın bu iki kavramı, yani gerçeklik (otantik) ve açıklığı (berraklık) ben anlam olarak ayıramıyorum. Sanıyorum bu çeviri sorunu veya yine senin mikroskobik anlam oyunlarından biri yahut gerçek olabilirim ama açık olmazsam bu ne işe yarar mı demek istedin? Bu kavramlarla ‘Varlık ve Hiçlik’te de güreşmiştim. Aslı gibi olmak fiilini sen mutlaka önce ‘tavuk vardır’ olarak kesinleştirmişsindir ve ondan sonra mecburen ‘açıklık’ ortaya çıkmıştır. Tavuk vardır. Yumurtalar da ama her tavuk yumurtlamaz. Aslı gibi olmak vardır ama her aslı gibi olan açık değildir. Ben de mecburen mantık yürüterek ve benzetme yaparak seni anlamaya çalışıyorum. Hani başlarken demiştim ya, bana ne anlattıkları önemli değil, benim ne anladığım önemli, işte onu burada uygulayamıyorum. Çünkü anlamazsam hırsımdan çatlayacağım. Bu nedenle seni okumaya devam etmekten başka bir çarem kalmıyor. Belki de sen okunmak için bir strateji uyguladın da ben onu anlamadım.

“…Artık gerçek ahlakın ne olduğunu anladığımı düşünüyorum. Görüyorum ki; metafizik ve değerler, insana saygı ve saygısızlık, kesin özgürlümüz ve conditio’ muz hepsi eşi olmayan ve ölümle sınırlanan yaşamda, kendi kendisinin sebebi olamayan tanrısız karşıtlarla dolu cismimiz, kendine yeten bağımsızlığımız ve birey olarak tarihselliğimizi de içine alarak birleşmekte. Bunları yarın veya daha sonra açıklayacağım ve üzerlerinde düşünmek istiyorum. Ama bu sefer en azından benim düşünmeden önce hissettiğim ve uyguladığım bir ahlak olacak bu…”


Böylece ahlakı da bütünde aramak olmalı bu. Ancak kavramlarla biraz sıkıntım var Jean-Paul, değerlerle metafiziği neden olumlu ve olumsuz olarak verdiğin örneklerle birlikte verdin. Bunu anlamak için metafizik ve değerlerden anladıklarını bilmem lazım. Henüz bilemiyorum. Bence değer insanların zamanla adını değer olarak değiştirdikleri kontrol mekanizmalarıdır. Ola ki sen gerçek değerlerden bahsedesin. Gerçek, içinde bulunduğu zaman ve mekânla ilgili değerler. O zaman bir diyeceğim yok ama metafizikle ilişkisini kuramıyorum. Şöyle mi düşünüyorsun acaba; insanların bu dünyada koydukları kurallar ve metafizikte ortaya çıkan değerler? Sanmıyorum senin metafizik kavramını böyle basit düşündüğünü aklımın kenarından bile geçiremiyorum. Üstelik o kocaman kitabında yazdıklarını da hatırlamıyorum ama bir de Farabi’ye bakalım:

Farabi’nin kanaatince metafizik maddeden ayrı şeyleri inceler. Bu bakımdan maddi olmayanı ikiye ayırır; birincisi Tanrı ve insan ruhu gibi maddesiz varlıklardır. İkincisi de muhtevaları bütün maddeden arî olan, cevher, araz, sebep, nitelik gibi kavramlardır…” S23-24 (yukarıda ki eserden)

Bunun da pek faydasını göremedim. Değer de metafizik de madde değildirler. En akıllısı okumaya devam ederek anlamaya çalışmak. Ben ahlakı zamana, zemine ve onu uygulayan insanların içinde bulundukları duruma göre sürekli oluşan dünyayla birlikte düşünmemiz gerektiğinden yanayım. Fazlaca genelleştirilmesini de sevmiyorum. Bu da Nietzsche’yi senin kitaplarından çok önce okumuş olmamdan kaynaklıyor.
“… moralin önyargılı kaba kuvveti dünyanın en hazırlıksız ve göründüğünce en soğuk yerlerinde en derin kafalara (ruhlara) zarar vererek, bastırarak, göz kamaştırarak değiştirerek…” sızdı…”
(Jenseits von Gut und Böse, İyi ve kötünün ötesi – geleceğin felsefesinin giriş oyunu, F. Nietzsche, Felsefecilerin Ön Yargıları bölümünden)

Ayrıca ahlaktan bahsederken aklıma Gılgamış destanı (galiba artık onun destan değil de gerçek tarih anlatısı olduğu ispat edilebiliyor, Uruk şehrinin de büyük bir uygarlık merkezi olduğu ortaya çıkıyor) ve yasaları geldi. ‘arte’ adlı kanaldan öğrendiğim kadarıyla, Gılgamış’ın yasalarına göre, bir erkek eve geldiğinde karısını bir başka erkekle yakalarsa ama karısını affetme kararı alırsa, haksızlık olmaması için yakaladığı erkek de cezalandırılmıyor, affediliyor. Bayıldım bu yasaya!

Gılgamış’ı batılı oryantalistler de araştırıyor. Yukarda bahsettiğim belgeselde İngiliz ve Alman araştırmacılardan söz edildi, hani bizim hiç de hoşlanmadığımız oryantalistler bunlar. Kuran’da bir yerde geçer; ‘biz nice medeniyetleri yok ettik, araştır da bul’ anlamında (kaynağı Yaşar Nuri Öztürk’ün ayetleri iniş sırasına göre düzenlediği Kuran mealinde, ama onu da Berlin’de derneklere bağışladım, o nedenle burada sadece aklımda kaldığı şekilde yazıyorum). Üstelik bu ‘destan’da Nuh peygamberden de bahsediliyor. Batılı araştırıyor, biz de onlara kızıyoruz. Komik bir dünyada yaşıyorum.

Pazartesi, 4 Aralık 1939
“…Kimse kimseye bir şey borçlu değildir – her şeyden önce de kimsenin kader hakkı yoktur. Her şey daima verilmiştir, çünkü insan dünyaya kıyasla daima fazladır. (Bir yerlerde insan eksik varlıktır dediğini hatırlıyorum ama acaba hangi durum için bunu yazmıştın, henüz hatırlayamıyorum. Yeri gelince onu da inceleriz).
Kendi hayatını kendi eline alana metafiziksel değer veya kendinin aslı olma; Kesin olan sadece budur…”


Düşüncelerinde bazı gelişmeler oluyor. Ben henüz sonucu veya gidişatı keşfedemiyorum. Yine belirli felsefe disiplinleri içinde misin yoksa bunlar gerçekten geldikleri gibi yazılmış düşünceler mi? Hayır sen bana şimdiye kadar düşüncelerinin bir hedefi olduğu hissini verdin. En azından bir konuyu kendince bazı sınırların içinde inceledikten sonra bu sınırları parçalayıp dışarı çıkıyor ama ana temanı bırakmıyorsun. Aslında senden özür dilemek isterim bu yorumları senin tüm kitaplarını, en azından en önemli felsefi kitaplarını okumadan yapıyorum. Sen de o kadar çok yazmışsın ki, bakalım bunları okumaya ömrüm yetecek mi? Şu anda bunları yazarken içimden bir ses; ‘boş ver yetmezse başka dünyada birlikte okur ve tartışırız’ diyor. İşte bilincin arzuya dayanan sihirli oyunlarından biri daha böylece oluşuyor.

Salı, 7 Aralık (1939)
“…Ahlak hakkında ki düşüncelerimi düzenlemeye başlamalıyım. İlk soru; ahlak amaçlar sistemidir; yani insanlık gerçeği hangi amaca göre hareket etmelidir?...”


Buna ben bir şey söylemeyeyim, Fritz’i konuşturayım: “… Moral zaten; iktidardakilere olan tavır öğretisi olarak anlaşılarak, hayat denen fenomeni oluşturuyor…” (Jenseits von Gut und Böse, İyi ve kötünün ötesi – geleceğin felsefesinin giriş oyunu, F. Nietzsche, Felsefecilerin Ön Yargıları bölümünden)

“… Ahlak problemi insana özge, o sınırlı bir iradeyi şart koşuyor, kendi dışında ne hayvanda ne de tanrısal ruhta, hiçbir yerde onun anlamı yok. Ancak çok özel bir yaşam tarzında bir amacı var: o verilmiş bir var olan olamaz, olsaydı o zamanda amaç olamazdı. Ama o, yalnız aşkın imkânların saf olanağı da olamaz: o zamanda çekiciliğini kaybederdi. O tamamlanmış ve geleceğe yönelik, gelecekten çıkarak insani realiteye dönen ve içinde bulunduğu anda gerçekleştirilebilen bir varoluşa sahip. Tüm bu nedenlerden ötürü tanrı gibi sonsuz ve aşkın bir var oluş veya tanrısal irade insanlar için bir amaç olamaz. Bunun tam tersi bir şekilde insani gerçeklik kendisinin amacı olabilir ve olması da gerekir, çünkü o daima geleceğin tarafındadır ve kendisinin dürtüsüdür…”


Ölümünden sonra yayınlanmasını istediğin ‘Moral Felsefesi’nde geçmişe önem vermiş, onun üzerinde düşünmüşsün.

1939’da ise ‘…içinde bulunduğu anda gerçekleştirilebilen bir varoluşa sahip…” diyorsun. Öyle ama insan içinde bulunduğu an’a bir yerlerden geliyor. Geldiği yerlerde ona bir tanrı mefhumu ve bununla ilgili bir ahlak mefhumu veriliyor. İnsan geleceğin tarafında tabi ki, çünkü henüz zaman makinesini icat edemedi ve geri dönemiyor. Hep ölüme doğru yol alıyor. Zamansız olamıyor.

Ancak insanın geleceğe yönelerek kendisinin ve bununla da insanlığın amacı olması fikrine tamamen katılıyorum. Başka bir yerlerde de bizim bu evrenin dönmesi için birer araç olduğumuz fikrimi tutuyorum. Yani amaçlarımız araçlılığımız yönünde hem kendimiz hem de evren yönünden fiilleştiriliyor. Ben ne demek istediğimi anladım da, okuyan benim bu tuhaf anlatımımdan ne anlar? Ama onlar da benim gibi yapabilirler ve anladıkları üzerinde fikir geliştirirler.

“…İnsan her yerde tasarladığını bulur, sadece kendi tasarladığını bulur. Bu bakış açısına göre tanrısız ahlak için en kuvvetli bir şekilde, her türlü ahlakın insanca olduğu, hatta teolojik ahlak içinde geçerli olarak bu söylenebilir. Her ahlak türü insani gerçeklik içindir, bu İsa’nın morali için de geçerlidir…”
“…İnsanın realitesi kendi amacı içindir. Ve bu kendi yaşam tarzı (onu geleceğinde bekleyen ve özgürlüğüyle gerçekleştirilebilecek olan) değerdir. İnsan realitesi için, insan realitesinden başka değer yoktur. Ve dünya insanı insan realitesinin amacından ayırandır. Ahlak insanlar için özeldir, melekler veya tanrı için bir anlamı yoktur. Ahlaki sorunun var olabilmesi için insanın kendi dünyasından ayrılmış olması, istemesi ve sınırlı olması gerekir…”
“…Bunun sonucu olarak da ahlaklığı hakkında insan realitesi yalnız kendisine hesap verir. Dostojewski yazmış: “Tanrı olmazsa, her şey mubahtır.” Bu aşkınlığın en büyük yanılgısıdır. Tanrı olsa da olmasa da, ahlak <insanlar arası> bir olaydır ve tanrı buraya burnunu sokmamalıdır. Ahlakın varlığı tanrıyı ispat etmekten son derece uzaktır, o onu bilhassa uzakta tutar, çünkü o insan realitesinin şahsi yapısıdır…”
“…İnsani realitenin işaretinin bizi ilgilendiren kısmı, onun kendi kendisini motive etmesine rağmen kendisinin sebebi olmayışıdır. Onun özgürlüğünden kastettiğimiz, kendi kendisini motive etmediği takdirde hiçbir olmadığıdır…”
“…Ayrıca insan dünyayı kendi reaksiyonlarıyla keşfeder…”
“…Her bilinç kendi içerisinde kendisi için sorumluluğu taşır, her bilincin kendi içinde kendi var oluşunun sebebi olmadığını taşıdığı gibi…”
“…Bilinç sebepsiz olarak vardır…”


Bazen bir yere geliyorsunuz ve diyorsunuz ki; ‘bu böyledir!’. Descartes’da ‘tanrının varlığını bir şimşek çakması gibi hissedersin’ gibi bir cümle kullanmış. Onun alıntılarında bu cümlenin kaynağını vereceğim. Açıkçası işin içinden çıkamayacağınızı bilmenize rağmen, devam edebilmek için bazı düşüncelere nokta koyuyorsunuz. Ne demek bilinç vardır ama sebepsizdir? Kendisinin sebebi değildir deseydin belki anlayabilecektim.


“…oraya buraya savrulan bilinç tüm özgürlüğü içinde ve gerçekten kendisi olarak çabaladığında varlığını sebeplendirebilir…”


Yaşasın! Anladım! Benim sebebim şu aralar sen oluyorsun arkadaşım. Savrula, savrula sana kadar geldim.

“…Tüm korkaklıklarımı, tüm deliliklerimi ve tüm yalanlarımı kendi hesabıma işliyorum. İş kutsal insanların: “Tanrım bu çok fazla oldu, çok!” dedikleri gibi değil. Hiçbir zaman hiçbir şey fazla değildir…”

“…Ancak bu şekilde benim özgürlüğüm gerçekten benim olur ve ben bu korkunç sorumluluğu üstlenirim…”

“…Benim başıma gelenden başka bir şeyin başıma gelmesini istemeye hakkım yok. Burada da sadece olanı istemekteyim. Başıma gelen her şeyin ikili bir karakteri var; bir taraftan her şey bana oluşmuş ve sebepsiz olduğum için verilmiştir, …diğer taraftan ben kendi kendimi keşfetmek için motive ettiğimden dolayı bunlar bana verilmiştir. Bu nedenlerden ötürü bazı şeylerin başıma gelmemesini istemeye hakkım yok, savaş bunlardan biri…”


Aşırı sorumluluk duygusu ahlaklı olabilmenin ilk basamağı, …Bu da ancak kısımsal öğrenilebilir. Büyük bir kısmını ben doğarken getirdiğimizi sanıyorum.


Başa Dön Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 

07 Tem 2009, 08:59

Çevrimdışı
 Re: "Anı Defterleri 1939 - 1940 - Felsefe Virgüldür"
Köşe Sahibi Üye
Köşe Sahibi Üye
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 20 Haz 2009, 19:41
Mesajlar: 2973
Yaş: 67
 Profil Özel mesaj gönder  
devam ediyorum:

5. Defter
Aralık 1939
Morsbronn


Pazar, 17 Aralık (1939)
“…Gide’in anı defterlerinden bir bölüm; ‘…şeytanla konuşmak için gösterilen çabalara haksızlık yapılıyor, çünkü ne yaparsak yapalım, son söz hep onda kalıyor’...”


Şeytanda kimmiş? Senin şeytandan anladığınla benim ki aynı mı? Bunu gerçekten anlamak isterdim.

Pazartesi, 18 Aralık (1939)
“…Özgürlük sayesinde hayal kurabiliriz, yani dünyanın cisimlerini yok edebilir veya onları konu olarak alabiliriz. Özgürlük sayesinde her an kendi vücudumuzdan uzaklaşır onun kuvvetini kaybetmesini sağlayarak hiçin içerisinde uçmasını sağlayabiliriz, etkisiz olabiliriz. Özgürlük ilişkinin kesilmesi ara verilmesi anlamına gelir. O aşkınlığın sebebidir, çünkü o kendisini aşarak henüz olamadığını tasarlayabilir…”


Bu son cümle gerçekten senin mi Jean-Paul? Harika!

“…Korku gerçekten hiçliğin tecrübesidir ama buna rağmen psikolojik bir fenomen değildir. O insan realitesinin varoluş yapısındadır ve kendisinin bir hiç olduğu bilincine varan özgürlükten başka bir şey değildir…”


1948'de yazdığın Gerçek ve Varoluş adlı kitabında;
'Aslında insanın realitesi onu ne aşkınlığından ne de özgürlüğünden kurtalabilir. Ama insan, aşkınlığına karşı kendi aşkınlığını tasarlayabilir.'
diyorsun.

Yapımızda bir şeyler var demek anlamına geldi anılarda ki cümlen. Onun özgürlükle ilişkisini de 1948'de yazdığın cümleden çıkartmaya çalışıyorum.

Salı, 19 Aralık (1939)
“…Bende kesin olarak bir ölçüsüzlük var: hiçbir şeye aldırmamak veya manyaklık derecesinde ısrarlı olmak, öyle veya böyle. Ama ömrü billâh kendini açmanın faydalı bir tarafı olduğunu düşünmüyorum. Tamamen tersi. Anı defterlerinden nefret ediyorum ve düşündüm ki, insan kendisini izleyebilmek için yaratılmamıştır. O bakışlarını daima geleceğe çevirir. Oldukça değiştim. Bana öyle geliyor ki, insan özel durumlarda, yani bilhassa yaşamını değiştirmek istediği zaman aynı bir yılanın çıkardığı kuru derisini izleyebildiği gibi, kendi yaşamı hakkında bir bilanço çıkartmak için seyredemez. Savaştan sonra bu defterlere yazmaya devam etmeyeceğim, etsem de ona kendimden bahsetmeyeceğim. Ömrümün sonuna kadar kendimle meşgul olmak istemiyorum…”


Bunları büyük bir keyifle okudum. Kesinlikle bu yazdıklarında o bahsettiğin kötü koku yok. Nefis yazmışsın! Oldukça değiştim diyorsun, sevgili arkadaşım yaşam hep değişmek değil mi? Bugün böyleyiz, yarın duruma göre şöyle olabilir ve kendimizi başka bir yönden tanıyabiliriz. Bunları yazdığında aslında ne kadar gençsin.

Çarşamba, 20 Aralık (1939)
“…Gide’in bir jesti. <Materyal olmaktan çıkartmak> işte bu beni son derece düşündürüyor…”
“…Ayrıca Gide’in 20.Yy Exotismus anlamınca olduğu gibi kapitalizdir…”
“…En klasik Exotismus, Lyon’da ki ipek fabrikatörünün genç oğlunu bu işleri öğrenmesi için Çin’e göndermesidir. Bu genç adam Çin’de ki yaşamında Lyon’lu kalacaktır: o daha iyi bir Lyon’lu olabilmek ve Lyon’da ki kazancını daha iyi kullanabilmek için Çin’dedir…”
“…Bu anlamda benim için Agadir ve Marakeş arasında gördüğüm peçesiyle bisiklete binen Müslüman kız çağımızın en iyi Exotismus örneği olarak kalacaktır…”
“…Kapitalist demokrasi. Bunların hepsini Barnabooth’da tekrar buluyorum. Ve bunların hepsi olduğu gibi saf bir Gide. Buna rağmen onda Gide’de hiçbir şekilde olmamasına rağmen bizlerin derin bir şekilde yaşadıkları bir fikrin nasıl geliştiğini görüyorum. Eşyaların bir anlamı olduğu fikri…”


Varlık ve Hiçlik kitabında şeylere ruh vermek fikrini demek ki buradan geliştirdin.
Sen o kitabında eşyalara ruh verirken ( Orijinal sayfa 691, eşyaların psikanalizi) ben sende tasavvuf gördüm. Benim bildiğim kadar tasavvuf. Kitabının son bölümünde kendisinde varlıktan bahsettiğinde de bol, bol Allah kokladım.

“…Benim için de (aynı Barnabooth gibi) İtalyan sırrı her türlü İtalyan cisminde saklıdır…”
“…Kısacası, ben gizliliklere olan merakımı o kadar abarttım ki, cisimlerin sırlarını tamamen insanlık dışı bıraktım. Ama cisimlerin sırlarının büyük bir kısmının insani olduğunu düşünüyorum…”
Karar ver Jean-Paul, karar ver!

“…Barnabooth için Norveç, Fransa ve İtalya kendi tembelliklerinden ötürü birbirlerinden ayrılma yaklaşımı gösteren yan yana dizilmiş ülkeler ve kültürlerdir. Bu bir ‘yan yana olmak’tır. Bir pilot içinse önce onun dünyasının birliği vardır. O uçma fiilinden ötürü dünyada bulunandır…”


Pardon, burasını senin yazdığın kadar güzel çeviremedim. Benim anladığım şu oldu: Dünyada var olmak bulunduğun yerden, bakış açından ötürü cisimlerle ve dünyanın kendisiyle derin ve karmaşık ilişkiler içinde. Türk’ler Almanya’da kendi eşyaları ve bakış açılarıyla Alman’larla yan yana yaşadılar. Ne zaman ki düşünce tarzlarını açtılar, bir pilot gibi orada ki yaşamı oranın cisimlerine yukarıdan bakarak algılamaya çalıştılar. Dünyaları genişledi. Yan yana yaşamaktan çıktılar iki ayrı kültürü koruyarak yaşamlarını yaşadıkları yerde zenginleştirebildiler.

“…Şeyler insancadır ve biz onları değiştiremeyiz. Onlar insandan insana anlatırlar. Bundan şeylerin insanca anlamlarının kuşaklar boyunca, bireysel yaşamlarının birbiri üzerine yığılmış mirası olarak geldiğini anlamamalıyız…”


Ne yaptın Jean-Paul’cuğum? Ben de tam bu yığıntılardan düşüncelerimi ürettiğimi sanıyor ve bununla da mutlu yaşıyordum. Senin bir tek cümlenden ötürü bu fikrimden henüz vazgeçmiyorum. İlerde senin neler düşündüğünü de ömrüm yeter de okuyabilirsem zaten göreceğim. Bakarsın bir yerde yukarıda yazdıkların başka bir anlamla ortaya çıkar.

Aşağıda yaptığım çeviriyi anlaşılır duruma getirebilmek için oldukça serbest yapıyorum:

“…Hiçliğin herhangi bir açığından kendimizi dünyaya var olmak ve insani gerçekliğimizi varoluşun ufkuna yerleştirmemizi sebeplendirilmiş bir ideal olarak kabul ederek fırlatıldığımızı düşünmek yeterlidir. Bununla her cisim bize insani realiteyi yansıtır, onu anlatır ama aynı zamanda da kendisinden ayrılır. Biz cisimlere göre kendimizi böyle anlıyoruz. Ancak bize yansıttıkları insani anlam son derece ağır ve kendi maddesiyle doludur. Bu nedenle bizim cisimlerden okuyabileceklerimiz bize bizi anlatacakları yerde bizi şekillendirirler…”

“…İnsani yönden akıcı olamamak (Viskositaet), formel ve kategorik bir karşı koymaya dönüşürse, insanlar arasında bir mesafe oluşturursa, işte o zaman insanın kendi realitesine ulaşması için bir araç olur…”


Sevgili 'mesafeli ilişki'!

Bu yaptığım alıntıdan biraz sonra psikolojik ve diğer yönleriyle ‘delik’ ile uğraşmışsın. Son derece saçma bulduğum ve diğer yazdıklarınla bir bağlantı kuramadığım için hiçbir alıntı yapmadım. Okurken de hiçbir sözcüğünü bile atlamadım ama son derece sıkıldım.

Bu arada Arlette’nin bir dipnotu var, onu buraya almak isterim: Aynı gün Sartre S. De Beauvoir’aya şunları yazar: ‘Kierkegaard’ı okurken ‘hiç’in bir teorisini buldum. Bu günlerin iyi çalışmaları, inanıyorum ki benim burada doldurduğum defterlerim yazdıklarımın en iyisi.’

Aynı fikirdeyim Jean-Paul, henüz tüm yazdıklarını okumadım ancak daha sene 1939 sen de henüz pek fazla bir şey yazmadın, ‘delik’ konusunu dışarıda bırakırsam tabi ki…


Cumartesi, 23 Aralık (1939)
“…Keder hiçbir zaman sonsuzluk yeteneğine sahip değildir. Aynı Einstein’ın dünyası gibi belirsizdir, bir ölçüyü aştıktan sonra onun içinden çıkılamaz ama daha küçük kederlere boğulunur. Dünyanın kederi ise sınırsız ve sonludur…”


Oldukça kesin cümleler. Kederin de sevincin de gerçekten sürekli olmak gibi yetenekleri yoktur. Yoksa her insanın kederi başka mıdır? Keder, senin tabirinle kendi başına bir şey olduğu için mi bir yeteneği vardır? Öyleyse o zaman o dışarıdan bir yerden bir baykuş gibi gelip insanın içine mi girer? Keder canlılara ait bir duygu olduğu için, canlılarda sürekli oluşta olmak zorunda oldukları için, onların yapısına bir ‘bıkmak’ duygusu yerleştirilmiş olamaz mı? Dünya’nın kederi de neymiş, yine başladın karamsar, karamsar yazmaya. Sıkıldım yahu!

“…Savaş ilan eden bazı insanların hatalarını hepimiz üstleniyoruz, bunu özgür olarak yapıyoruz. Aslında bu savaşı hepimiz bir şekilde ilan ettik. Ancak bu benim savaşımdır, benim günahımdır diyerek onu yaşamayı denemek yerine kendimize has tavırların içine girip kendi kendimizi de aldatarak bir şekilde onu kendimizden uzaklaştırıyoruz…”


Hiçbir savaşı hepimiz ilan etmeyiz. Onun zemini belirli çıkarcı kesimler tarafından hazırlanır. Çıkarcılar daima güçlü oldukları için sen veya ben buna karşı çıkamayız. Bazı insanlar savaş propagandasının onları değiştirdiğinin farkına varmazlar. Bunlar farkına varmadan savaşı desteklerler. Bazı insanlar mülklerinin ve canlarının telaşına düştükleri için kendi taraflarını destekler. Geri kalanlar bu oluşumları değiştirebilecek olanakları olmadığı için ortada kalırlar ve senin gibi savaşa katılıp onun felsefesini yaparlar. Hiç kendimizi aldatmadan yaşayabileceğimize inanıyor musun? Hayır. Bilinç kaypaktır herkes ne ise o olmalıdır diyen sen değil misin?

Jean-Paul, galiba sana haksızlık ediyorum. Bugün ben her nedense kendimle savaşıyorum. Pardon!
Ben de Xantiipe’den beter bir kadınım zaten. Sana ‘karar ver artık’ derim, verirsin. Bu seferde ‘nasıl oluyor da bu kadar kesin konuşursun’ derim.

Sabır arkadaşlar; 1940'a geldik artık...


Başa Dön Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 

07 Tem 2009, 22:49

Çevrimdışı
 Re: "Anı Defterleri 1939 - 1940 - Felsefe Virgüldür"
Köşe Sahibi Üye
Köşe Sahibi Üye
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 20 Haz 2009, 19:41
Mesajlar: 2973
Yaş: 67
 Profil Özel mesaj gönder  
11. ci Defter
Şubat 1940
Morsbronn – Paris – Bouxwiller

(Tarihsiz)
“…Savaştan önce bizden daha iyi ayağı yere basan gençler var mıydı?...”
“…Biz ne yıkmak istiyorduk ne de çılgınca kendimizi kaybetmek. Biz edepli ve sabırlı olarak dünyayı anlamak, onu keşfetmek ve onun içinde kendimize bir yer edinmek istiyorduk. Biz bilmek istiyorduk ve bilgelik öğrenmek istiyorduk…”
“…En çok aklımda kalan ve hala özlediğim ve hep özleyecek olacağımsa, aydınların kuvveti ve mutluluğunun bizi saran o enteresan iklimidir…”


O iklim harika bir iklimdir. Nefis ve doyurucu bir ortamdır. Ama benim ablama göre o iklimde ancak benim gibi tatlı su balıkları yaşayabilir. Bu tür düşünenler de hiç haksız değiller Jean-Paul.

“…Neden her şeyi yazmak mecburiyetinde hissediyorum kendimi, çünkü bizim devrimiz kendisi hakkında tarihçilerin üzerinde oturduğu temellerini çıkartıp yıkabilecek bir yapılanma içinde. En azından kendisi için bir karara varmanın şöhretini taşımak istiyor ve tarihçilere bitirilmiş bir iş bırakmak istiyor. Bu kötümserliği protesto ediyorum. Bunun bizden sonra da ayakta kalmasından korkuyorum…”


Ben yaşlandıkça kendimce keşfedebildiğim gerçekleri benden sonrakilere bırakmak için notlar almaya başladım. Sonra bundan vazgeçtim. Kendi gençliğim aklıma geldi, bana verilmek istenen hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmedim. Kendi tecrübemi kendim yapmak istedim. Yaşamda zaten bu demek, yoksa babamın ve annemin zihinlerini kendi zihnimde bulabilirdim, o zaman da ben, ben olmazdım. Bırakalım insanları kendileri dünyayı da, tarihi de, kendilerini de kendileri keşfetsinler. Hani aynı o hep özleyeceğin günlerde olduğu gibi, onlar da öyle günleri yaşasınlar. Başından itibaren her şeyi bilmek kadar can sıkıcı bir yaşam olamaz.

“…Her olumsuzluk kabul etmediği gerçeğin sentetik birliği için belirli bir tarzı üretir…”


Yeri geliyor ‘Negation’ kelimesini ‘olumsuzluk için kullanıyorsun. Yeri geliyor bu sözcüğü sanki fotoğrafın negatifi gibi kullanıyorsun. Senin kitaplarını orijinal dilinde okuyup anlayabilenlere de sordum ama onlardan da fazla bir açıklama gelmedi. Burada umarım doğru çevirmişimdir. Bu yazıları okuyan çıkarsa onlar da benim gibi neredeyse bunları okurken ders çalışmak zorunda kalacaklar.

“…Başka şekilde söylersek; bilinç kendinde varlığın tarzında varsa o genişlemiştir…”


Bundan sonra yazdıklarını not etmeden aklıma geleni hemen yazmalıyım. Sen ‘kendinde varlığı’ pek çok şey için kullanırsın, bence bunların arasında tanrı da vardır. Şimdi, evrenin genişlemesi ve Farabi’nin yazdığı en son faal akıl aklıma geliyor. Ancak bunları anlamlı bir şekilde birleştiremiyorum. O nedenle Farabi’yi buraya alıyorum. Aldıklarım oldukça geniş ama ne yapalım.

“… Tanrı akli’dir. Akli bir şey maddesiz var olur. İmdi, Tanrı mutlak olarak maddesizdir, O halde, O, aklidir… Tanrı kendisini mükemmel olarak bilir. Tanrı’yı kendisini bilmekten uzak tutan bir şey varsa bu şey madde olurdu… Onun aklı mahiyettir… Mahiyet fiil halinde anlaşılabilen şeydir… İlahi akıl daima fiil halindeki akıldır… İnsanda tam tersi olur. İnsan aklı daima fiil halinde değildir. İnsan kendisini kuvve olarak bildikten sonra, fiil olarak bilir. Bunun sebebi insanın aklının onun mahiyeti olmayışıdır. O halde insanın bildiği kendisine mahiyet gereği olmaz…”(aynı eser, S46-47).

Paralelleri görüyor gibiyim ancak onları anlatacak yeteneğim yok. Filozoflardan biri demişti ki, düşüncelerin grameri yok ki! Benimkilerin sözcükleri bile oluşamadı.


“…Ama kendi olmadığı şekilde kendinden uzaklaştığı ölçüde ne ise bu o genişleme değildir. Aksine bu genişlemenin bilincidir. Bununla bilinç genişlemenin yok edilmesidir ve yok edilme ancak bilincin genişlemesiyle mümkün kılınır. Genişleme burada sadece bir örnek. …”


Zor, çok zor seni anlamak!

Perşembe, 1 Şubat (1940)
“…Yok olabilmek için var olmak gerekir…”


Bu cümle zihnimden dumanlar çıkaran yarısı mantığa dayanan bir cümle. Bu nedenle ben hep ‘var’ veya ‘yok’ yerine ‘oluş’ demek istiyor ve onun üzerinde düşünmek istiyorum. Zamansız, böylece başlangıçsız ve sonsuz oluş. İşte bu ‘var’ı da ‘yok’u da kapsıyor.

Ayrıca yanılmıyorsam Hegel’den Fransızcaya çevrilirken yapılan yanlıştan ötürü felsefeye bu şekilde girmiş.

“…Kendisi-için’in yok olmaya giden yolculuğu, geriye kaçmak değildir. Eğer bu yolculuk geriye kaçmaya eşlik etseydi, o zaman hiç’liğin hiç’i olur ve kendinde varlığa geri dönerdi. Belki ölümü böyle anlamamız gerekiyor. Yok, olmaya giden yolculuksa dünyanın mesafesiz bir şekilde kendisi içine yapışmasıdır. (Bu cümleyi çok ama çok serbest çevirdim). Aşkın olan işte bu bilincin dünyada, dünyadan hiçbir şeyle ayrılmayan ancak kendisinin bir hiç olduğunun olgusudur…”
“…Yani bilincin evrenle olan ilişkisi bir dokunma ilişkisidir…”
“…Evren ne sübjektif ne de objektiftir: o, bilince işleyen kendinde varlıktır ve kendisinden hiç’e ulaştığında onunla temastadır…”


Senin ‘kendinde-varlık’ ve ‘kendisi-için’ varlık türlerinle Prof. Dr. Kenan Gürsoy’un doktora tezinde tanışmıştım. O bu tezini 1978 ve 1979’da hazırlamış. Kitap halinde Haziran 2007’de bana ulaştı. Oradan pek çok fikir edindim. Bunlardan biri, 'tanrı bilinçdir galiba', olmuştu. Tabi ki benim bu fikrim Kenan Hoca’nın pek de hoşuna gitmemişti. Bu tezin hemen arkasından senin Varlık ve Hiçlik adlı kitabını okumam gerekti. Almancasını okuyabildim. Ancak ‘kendinde-varlık’ türünü taşlaşmış her şey için kullandığını fark ettim. Bunlardan biri de tanrı olabiliyor. Anılarında ki cümleyi tanrı için kullanırsam, tanrının bilincimize işlediğini düşünmem gerekir. Veya başka ne olabilir?

“…Nisan’da Heidegger’i okumaya başladığımda Husserl’e doymuştum. Benim hatam böyle önemli iki filozofu arka arkaya öğrenebileceğimi düşünmekti…”


İşte ben bu nedenle anlamaya çalışmıyorum. Okuduğumda bana ne verdiklerini alıyorum. Ama ben profesyonel değilim, senin kesinlikle anlamaya çalışman ve anladıklarını öğrencilerine anlatman gerekiyordu. Sanki bir yerlerde öğrencilerine anlayamadığın için veya daha sonraları başka türlü anladığın için yanlış öğrettiğini düşündüğünü yazdığını hatırlıyorum. Ama işte felsefe zaten bu değil mi?

“…Husserl’ci olmuştum ve uzun sürede öyle kalacaktım. Ayrıca bu sene için kendi önyargılarımı yenerek, Husserl’in kendi felsefesini anlayabilme gücüm tükenmişti. Heidegger’i 50 sayfa okuduktan sonra onun anlaşılması zor stili beni ondan soğutmuştu…”


Senin stilinde çok itici, en azından Almancası, ancak insanın kanını kaynatıyor, böylece stilinin zor olmasına rağmen insan anlamak gayretiyle okumaya devam ediyor. Ben böyle düşünüyorum. Sen zaten yeteri kadar kendi stilini yerden yere vuruyorsun.

“…Husserl’i çözmem dört sene sürmüştü. Ondan aldığım etkiyle bir kitap yazdım ama aslında bu kitap ona karşıydı, aynı çırağının ustasını eleştirebildiği kadar…”


Kırk bin sayfa yazı yazan Husserl’miydi? Eğer öyleyse bunu nasıl başardın? Seni kutluyorum!

“…1938’in baharında ve sonbaharında ki tehlikeli durum beni sadece seyrine dalınabilecek bir felsefeden çok, bilgelik, kahramanlık, kutsallık gibi bana bu zamanı geçirebilmem için yardımcı olabilecek bir felsefe aramaya yöneltmişti. İskender’in ölümünden sonra Aristo’nun ilmine arkalarını dönerek stoacıların daha barbarca ama totaliter öğretilerine ve Epikur’un yaşamayı öğrettiği şekilde yaşamaya başlayan Atinalıların düştüğü duruma düşmüştüm…”
“…Heidegger’in felsefesi zamanının durumunu özgürce kabullenmekti. Bu zaman da üzücü bir çöküş ve çaresizlik devriydi Almanya’nın…”


Bu olguya burada ‘öğrenilmiş çaresizlik’ diyorlar. Bence bu sözcükleri çok güzel bulmuşlar insanlar burada. Her tarafa çekebilirsin. Tüm kişisel çabalarına rağmen insanlar içinde bulundukları ortamdan ötürü çaresiz olduklarını kavrayıp onunla yaşamasını öğrenmiş olabilirler. Ancak bu onları pasifliğe de götürebilir. Belki farkına varmadan tüm sorunlarını içlerine atıp en ufak bir kıvılcımda cinnet geçirebilirler.

Almanya her nedense insanlarını uslu insanlar olarak yetiştirdi. Bunda filozoflarında etkisi var diye düşünürüm ben. Kendi Avrupa kültürlerine hayrandırlar ama bunların hepsi kontrollüdür. Bugün bile bireye özgürlüğünü verdiğini algılamalarını sağlar ancak onların bu yaşam tarzı bence tamamen bir ‘salona uydurulmuş’ yaşamdır. Sana baskı yapıldığını çok sonraları fark edersin.

“…Bilinç olmadan A ile B arasındaki mesafe algılanmaz; bilinç dünyayı aşkın algıladığı için onun içinde ki mesafeleri ortaya çıkartır…”


Zaman ve mekân bizim için. Algılamalarımız ona göre. Bunun böyle olması istenmiş. Çok gayret ettim ama hiçbir zaman mekânsız ve zamansız düşünemedim. Bunu becerebildiğim de zaten belki ben de kendisi için varlık olmaktan çıkarım. Sen de çoğu kez buna benzer düşünceler üretmişsin. Kendinde varlığa ulaştığı an kendisi için olan varlık yok olur gibi.

Pazar, 18 Şubat (1940)
“…Zamanlı olmanın araştırmalarına başlamaya neredeyse utanıyorum. Zaman felsefi yönden benim için en çetin cevizdi ve ben ona dikkat etmeden hep yaşanan anın felsefesini yaptım, çünkü süreyi anlamamıştım. (Bir kitabımda) geçmişin bir hiç olduğunu iddia etmiş, daha önceleri de hafızayı gerçek bir ‘var olduğu kabul edilene’ indirgemiştim. Verdiğim derslerde anımsamayı geri dönüp yapılandırma olarak oldukça mübalağalı anlatmıştım çünkü anımsama içinde bulunduğumuz anda oluşturulur…”


Bana göre bu mübalağalı değil. Çünkü neyi anımsarsam anımsayayım onları daima bu ana kadar birikerek gelen bir oluşmuşluğun üzerine oturtuyorum. Buna benzer bir fikrini bunları yazdıktan çok sonra Ahlak Felsefesi Üzerine Taslaklar kitabında buldum:
‘…İlerleme tarihte anlamlı olabilecekse onun yaşanmış, istenmiş ve ilerlemenin çekilmiş çilesi olarak tarihe yükselmiş olması gerekir…’
diyorsun.

Beni bugünün yaşadığım anların olayları geri döndürebiliyor. Öyle insanlar tanıdım ki, anılarını içinde bulundukları duruma göre anımsarken resmen senaryo yazıyorlar, böylece yaşanmış bitmiş ve senin dediğin gibi taşlaşmış geçmiş onların bilincinde değişime uğrayarak saklanıyor. Diyeceksin ki, gerçekten olan, anımsanmasa da geçmiş zamanda anında yaşandığı gibi kaskatı durabilir. Evet, tüm olaylar kendinde varlıklar olarak zamansız ve mekânsız bir yerde toplanabilirlerse eğer orada var olmaya devam ederler. Ama her yaşanan bizim bilincimize bağlıysa, işte o zaman değiştirilebilirler ve anı olarak tekrar yaşanan ana getirilebilirler.

Yazdıklarımı çok beğendim doğrusu! Ancak buraya Nietzsche’den bir alıntı yapmak gerek:

“… Korkunç anılar bulmaca gibidir; acaba onları yaşamış olanların kendilerimi korkunçtur…”
(Jenseits von Gut und Böse)

Ayrıca, Ahlak Felsefesine Taslaklar adlı kitabında diyorsun ki: ‘ …
Süre, zamansızlığı ayakta tutabilmek için gereken araçtır…’ .
Demek ki ‘an’ı bırakıp zamanla da uğraştın. Zaten başka türlü olamazdı. Okuyabildikçe göreceğim, bana daha neler vereceksin bakalım dopdolu adam!

“…Hafıza kuramının güçlüğü ve Husserl’in etkisiyle geçmişe belirli bir var oluş atfetmiş, tam anlamıyla onu geçmişte ki var oluş olarak görmek lüzumunu hissetmiştim…”


Bana gelince, sanıyorum epey bir zamandan beri hafıza hakkında düşünüyorum ama kesinlikle hiçbir fikir üretemiyorum. Dağarcığım boşalmış gibi. Yaşamda hem unutmak hem de anımsamak önemli. Her şeyden önce de hafızamız olmadan öğrenmemiz sanıyorum mümkün değil. Benim de zaten sorunum bu. Yaşamda sanki her şey her şey olabilir veya hiçbir şey olamaz. Yaşam bence son derece oynak ve sonlu bir olgudur. Benim hafızam bana sürekli oyun oynuyor zaten, öğrendiğim zannettiklerimi de yanlış öğreniyor veya hiç öğrenmiyorum. Hep böyle miydim? Bilmem.

“…La Psyche(aksanlı –e-) de diyalektikle zamanı özgürlükten çıkartmaya çalışmıştım. [sarikutu]Bu yanlış bir cesaretti.
Şimdi ise zaman teorisini tahmin edebiliyorum…”[/sarikutu]

Profesyonel felsefede ki zaman teorisinden bahsettiğinden eminim. Özgür felsefeyle zaman hakkında düşünme belki daha faydalı olur. Bana göre zaman var olanlara yok olabilmeleri için şart.

“…gelecek henüz oluşmadı, geçmiş artık geri gelemez, şimdiki an ise sonsuz ve minnacık bir noktaya kadar küçülüyor, zaman ise sadece bir rüya…”


Einstein zaman için, ‘O bir hayaldir’ demiş galiba.

“…Zaman bilincin geçilemez sınırıdır…”


Jean-Paul, ben buna ‘bilincin fark edilemeyen ölçü bölümleridir’ demek isterdim, yani bilinç tarafından oluşturulan ama her zaman algılanamayan. Aman, unut gitsin pek de iyi olmadı.

“…bunlara rağmen biz zamanız ama zamansızlaşamıyoruz…”


Zamansızlaşabilseydik sonsuz olurduk! Sürekli oluşta olan bu var olma ise yenilenmek ihtiyacında. Ben göçeceğim ki benden başka, benden değişik kişiler var olsun ve evrenin zenginliği, çeşitliliği artsın. Ben yaşam sürecimce değişsem bile bazı tavırlarım aynı kalabiliyor. Örneğin asiliğim. Benim yerime uysal insanlar gelebilir. Bu değişiklikleri veya yeniden doğuşları çeşitlilikleriyle ve bugün yeryüzünde yaşayan insanlarla çarparsak nasıl kocaman bir çeşitlilikle karşılaşırız. Bir yerlerde senden
‘…hepimiz bir tekiz ama birleşemeyen birer tek. Buna rağmen bir bütünüz…’
gibi cümle okuduğumu hatırlıyorum. Ama biliyorsun benim oynak hafızama da bilincime de güvenilmez.


Başa Dön Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 

08 Tem 2009, 13:08

Çevrimdışı
 Re: "Anı Defterleri 1939 - 1940 - Felsefe Virgüldür"
Mesaj Panosu Yöneticisi
Mesaj Panosu Yöneticisi
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 17 Nis 2009, 02:19
Mesajlar: 4938
Yaş: 49
Konum: Admin
 Profil Özel mesaj gönder  
Sartre yazdı:
“…Tüm korkaklıklarımı, tüm deliliklerimi ve tüm yalanlarımı kendi hesabıma işliyorum. İş kutsal insanların: “Tanrım bu çok fazla oldu, çok!” dedikleri gibi değil. Hiçbir zaman hiçbir şey fazla değildir…”

“…Ancak bu şekilde benim özgürlüğüm gerçekten benim olur ve ben bu korkunç sorumluluğu üstlenirim…”

“…Benim başıma gelenden başka bir şeyin başıma gelmesini istemeye hakkım yok. Burada da sadece olanı istemekteyim. Başıma gelen her şeyin ikili bir karakteri var; bir taraftan her şey bana oluşmuş ve sebepsiz olduğum için verilmiştir, …diğer taraftan ben kendi kendimi keşfetmek için motive ettiğimden dolayı bunlar bana verilmiştir. Bu nedenlerden ötürü bazı şeylerin başıma gelmemesini istemeye hakkım yok, savaş bunlardan biri…”


Sartre'nin yaşadıklarına ilişkin tüm sorumluluğu üzerine almak istediğini bu cümlelerde açıkça görüyoruz.
Şans,kendisine zulüm eden güçler,kötü kader yoktur ona göre...
Başıma gelen her şeyin ikili bir karakteri var; bir taraftan her şey bana oluşmuş ve sebepsiz olduğum için verilmiştir

Bu cümle ile verili olanı ,"kendinde varlık" modusunda/sahip olduğu nitelikler bağlamında kabulleniyor.
diğer taraftan ben kendi kendimi keşfetmek için motive ettiğimden dolayı bunlar bana verilmiştir

Bu cümle ile de verili olanı "kendisi için varlık" olabilmek üzere geleceğe açılan ve kendisini keşfetmesine olanak sağlayan "imkan" olarak değerlendiriyor.

Bu değerlendirmeler sonucu olan biteni kendi başlatmasada ona etkin biçimde katılmak(tavır almak) babında tüm sorumluluğu kabul etmiş oluyor.
Burası önemli geldi,vurgulayayım dedim..
Bir yanlış var mı?

_________________
Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır.
M.Foucault


Başa Dön Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 55 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma eklentiler gönderemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye Culture and Art Other


XHTML 1.0 Standartlarina Uygundur!  CSS 2.1 Standartlarina Uygundur!  Foruz