Giriş |  Kayıt

Hoşgeldiniz

Felsefe Forumu'na hoş geldiniz.
Yalnızca kayıtlı üyelerimiz "aktif başlıkları göster"
butonu ile son tartışmaları görebilir ve katılabilirler.

Felsefe forumu sayfasını facebooktan takip etmek için beğenin
İyi forumlar!

Önemli forum içeriklerinden bazılarına
http://ww.cangungen.com
http://varoluscuterapi.net
ulaşabilirsiniz.


Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 2 mesaj ] 

20 Haz 2010, 14:27

Çevrimdışı
 Kapitalizmin 3. Simulakr Aşaması
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye
Kayıt: 20 Haz 2010, 00:25
Mesajlar: 289
 Profil Özel mesaj gönder  
Kapitalizmin 3. Simulakr Aşaması

("Üretimin Aynası ya da Tarihsel Materyalist Eleştiri Yanılsaması" makalesinin devamı olarak da okunabilir. Baudrillard Marksistleri, kapitalizmin geçmiş olduğu yeni aşamayı bir türlü görmemekle suçluyor. Ona göre artık bir "üretim" düzeninde yaşamıyoruz)

TİCARİ DEĞER YASASINDAN, YAPISAL DEĞER YASASINA GEÇİŞ: KAPİTALİZMİN 3. SİMULAKR AŞAMASI


Ahmet AÇAN

Aslına bakılırsa tüm bir modernizm ve Aydınlanma projesinin büyük bir hızla yere çakılmakta olduğu ve bunun sonucunda da postmodern bir durumun ortaya çıkacağının sezilmesi, 68 Mayısının yenilgiye uğramasından çok önce olmuştu. Ancak 68’in yenilgisinin ortaya çıkacak olan bu durumu tetiklediği öne sürülebilir.

Ortaçağın ‘Tanrı’ düşüncesini ‘akılla’ yıkan Aydınlanmanın özellikle güvendiği iki şey vardı ve bunların neredeyse matematiksel bir kesinlikle insanları mutluluğa götüreceğine inanıyordu. Bunlardan biri bilim, diğeriyse teknolojiydi. Ve Aydınlanmanın iki büyük ideolojisi de –hem kapitalizm hem de sosyalizm- bunu üretim kavramı üzerine oturtmuşlardı ve özellikle doğayı insanların yararına ‘kullanma’ ve böylece insanların ‘ihtiyaçlarını’ karşılama konusunda hem fikirdiler. Anlaşamadıkları konu ise bu üretimin nasıl paylaşılacağı idi.

İkinci Dünya Savaşı ve Hitler faşizminin ortaya çıkması, bu akıl, bilim ve teknoloji üçlemesinin korkunç bir felaketle de sonuçlanabileceğini gösterdi. Ve 2. Dünya Savaşından hemen sonra, Aydınlanmanın ‘Aydınlığından’ ilk şüphelenenler Batı Avrupa Marksistlerinin en entelektüel kesimini oluşturan Frankfurt Okulu oldu. Ortodoks Marksistlerce Okulun ‘anti Marksist’ çizgisinin bir kanıtı olan ‘Aydınlanmanın Diyalektiği’nde1 Adorno ve Horkheimer, ilk kez Aydınlanma felsefesinin çok sert bir eleştirisini yaptılar. Gerçekte ise bu, pozitivist felsefeye boyun eğen bir Aydınlanma eleştirisiydi. Ayrıca Sovyet Marksizminin de bir bürokratik devlet kapitalizmine dönüşmesi ve halktan kopması da tüm kuramı yeni baştan ele almalarına yol açtı. Acaba bizzat kuramın temellerinde bir sorun olabilir miydi? Frankfurt Okulu Marks’ın özellikle ilk dönem yazılarında –örneğin 1844 el yazmaları- sistemini emek ve çalışma kavramı üzerine oturtmasında Kapitalist ideolojinin yansımalarını görmeye başladı. Horkheimer “Alacakaranlık’ta” “emeği insan faaliyetinin aşkın bir kategorisi haline getirmek, çileli bir ideolojidir… Sosyalistler bu genel kavramı savunmakla kapitalist propagandanın aleti haline geliyorlar”2 demekten kendini alamıyordu. Bu arada kapitalizmde, sanki Marx’ın öngördüğü gibi ekonomi alanında takılıp kalırsa kendisinin ölüp gideceğini anlamış gibi bir değişim içerisindeydi ve Baudrillard’a göre bu değişimi sezen ilk kişi yine Frankfurt Okulundan Walter Benjamin’di.

Benjamin’e geçmeden önce Fransız düşünür Baudrillard ve onun şu an içinde yaşanılan dünyayı kavramak için özel olarak oluşturduğu terminolojiden biraz bahsetmemiz gerek.

Simulakrlar ve Simulasyon


Dougles Kellner tarafından dünyanın ilk “high tech” toplum teorisyeni olarak adlandırılan Baudrillard, temel kavramları olan simulasyon ve simulakr sözcüklerini “Simulakrlar ve Simulasyon” adlı kitabında ilk kez açıklar. Simulakr, gerçeğin yerini alan ama gerçekten daha fazla gerçeğe benzeyen bir “kopya” ya da modeldir. Simulasyon ise basitçe “mış” gibi yapmak değildir. “Hastaymış gibi yapan kişi yatağa uzanıp bizi hasta olduğuna inandırmaya çalışır. Bir hastalığı simule eden kişiyse kendinde bu hastalığı ait belirtiler gösteren kişidir.”3 O andan itibaren kişinin gerçekten hasta olup olmadığını anlamak olanaksız hale gelir. İşte bugün kapitalizmin Baudrillard’ın deyimiyle 3. simulakr aşaması da böyle bir şeydir. Etrafta gerçeğin tüm belirtilerini gösteren, hatta gerçekten daha gerçekmiş gibi görünen ama aslında gerçek olmayan modeller uçuşmaktadır. Bunu sağlayan ise devasa büyüklükteki medya ve iletişim araçlarıdır.

• Bütün iletişim ve enformasyon araçlarının görevi (konuşmalar, canlı yayınlar, sinema, dürüst televizyonculuk, vs.) bu gerçeği ya da bu haddinden fazla gerçek olanı üretmektedir. Oysa haddinden fazla müstehcen ve porno denebilecek bir gerçek söz konusudur. Aynen pornografik filmlerde yapılan zoom’lara benzeyen, hiçbir zaman içinde bu şekilde var olmamış olan ve aslında ancak belli bir uzaklıktan bakıldığında bir anlam kazanan gerçeğe bizler haddinden fazla yaklaştırılmaktayız. (…) Bu hipergerçeklik, hem sistem hem de gönderen olarak ortadan kaldırıp model düzeyine yükselttiği gerçeği yok etmektedir. 4

• Gündelik haberler tarihin yok olmasına hizmet eden en etkili tezgahtır.” 5

• İnsan otomatik olarak yaşamı inanılmaz bir şekilde sıradanlaştıran haber programlarının, bu sıradanlığa bir son verecek muazzam, baştan çıkarıcı bir haber vermesini arzulamaktadır. İnsan kendini bu anlam diktatörlüğüyle nedenler adlı zorunluluğun elinden kurtarıp, akıl havsalaya sığmayacak türden olaylar düşlemektedir. 6

Tüm bunların anlamı, artık bir gönderenler/referans sisteminden söz edilemeyeceğidir. Tüm kavramlar içeriklerini yitirmiştir ve birbirlerinin yerine kullanılabilmekte, değiş tokuş edilebilmektedir.

Peki bu aşamaya nasıl geldik?

Üç basamaklı simulakrlar düzeni


Baudrillard, Rönesans’tan bu yana değer yasasındaki gelişmelere paralel olarak ortaya art arda üç simulakr düzeninin çıktığını söyler.

• Rönesans’tan sanayi devrimine “klasik” dönemi belirleyen biçim kopyalama
• Sanayileşme dönemine egemen olan biçim üretim
• Kodun belirlediği güncel evredeyse egemen biçim simülasyondur.

1. basamaktaki simulakr doğal değer yasası, 2. basamaktaki simulakr ticari değer yasası, 3. basamaktaki simulakr ise yapısal değer yasasına göre belirlenmektedir.7

1. Simulakr evreni: Baudrillard’a göre kopyalama ve kopyalama modası denilen şey Rönesans’la yani feodal düzenin yıkılıp burjuva düzeninin ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Yani sahte, asılla birlikte Rönesans’ta doğmuştur. “Kopyalama metafiziği ve yeniden doğmaya başlamış insanın sonu gelmeyen yeni isteklerini çözebilmenin yolu şatafatlı yalancı mermer dekorlar ve barok sanattan geçmektedir – bunlar dünyevi bir yaşam biçimi (mimari), doğanın tüm tözünün boşaltılarak tek bir töze indirgenmesi üzerine oturtulmuş isteklerdir. Aynen soy, mevki ya da kasttan kaynaklanan farklılıkların ötesine geçilerek burjuva değerler sistemi altında birleştirilerek, tiyatral bir biçim verilen toplumsalın kendisi gibi” 8

Artık her şey alçı ya da mermer tozundan yapılabilmekte, her şeyin kopyası üretilebilmektedir. Böylece 1. aşamada doğa birebir taklit edilmekte ve gösterge “doğalın” yerini alabildiği (doğalın simulakrı olabildiği) ölçüde bir değere sahip olabilmektedir. Bu henüz üretim yoluyla değil kopyalama yöntemiyle evrensel denetim ve egemenlik projesidir.

2. Simulakr evreni: Bu aşamada artık asılla kopyası arasındakine benzer yansıma türünden bir ilişki değil, seri üretim söz konusudur. Yani artık “şeyler” birbirlerinin aynısı olabilen sonsuz sayıdaki kopyalarına benzemektedir. “Artık göstergelerin istisnai özellik ve de özgünlükleri diye bir şey olmayacaktır çünkü kendilerini üreten teknik sayesinde, sınai bir simulakr/kopya olmayı başardıkları ölçüde, bir anlama sahip olabileceklerdir.”9 Ancak Baudrillard’a göre bu aşama çok uzun sürmez ve hemen son aşama olan bugün içinde yaşanılan 3. simulakr düzenine geçilmiştir.

3. Simulakr evreni: Bu aşamada ne 1. basamaktaki aslın kopya edilmesi, ne de 2. basamaktaki salt seri üretimden söz edilemez. Burada seri üretim yerini modeller aracılığıyla üretime bırakmıştır. “Bu noktada köken ve ereklilik süreci tersine dönmüştür zira mekanik bir şekilde üretilmek yerine, daha tasarlama aşamasından başlayarak yeniden üretilebilirlikleri ön plana çıkarılan yani model olarak adlandırılan doğurgan bir çekirdekten yayılan tüm biçimler değişmektedir.” 10

Baudrillard bu aşamada artık Kapitalizmin ekonomik aşamayı aştığını öne sürer. Ve ona göre bunu ilk sezen kişi önce Walter Benjamin daha sonra da McLuhan olmuştur. Baudrillard’a göre Benjamin “Teknik Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Yapıtı” başlıklı çalışmasında yeniden üretimin, üretim sürecini emip yuttuğunu, amaçlarını değiştirdiğini, üretim ve ürünün statüsünde değişikliğe yol açtığını göstermiştir. Baudrillard’a göre önce Benjamin sonra da McLuhan tekniği “üretken bir güç” olarak değil bir araç, bir biçim ve yeni bir anlam kuşağının ilkesi olarak görmüşlerdir. “Bir araç olarak teknik yalnızca üretilen ‘mesaj’ın (kullanım değeri) değil aynı zamanda Marx’ın üretime özgü devrimci bir mesaj niteliği kazandırmak istediği emek gücünün de önüne geçmiştir. Benjamin ve McLuhan Marx’ın göremediğini (Marx’ın o aşamayı yaşamadığı ve sezemediği için göremediği a.a.) yani gerçek mesajın, gerçek ültimatomun yeniden üretimin içinden geldiğini görmüşlerdir. Üretimin bir anlamı olmadığını ve toplumsal erekliliğin seri üretimin içinde yitip gittiğini anlamışlardır. Tarih simulakrlara yenilmiştir.”11

Peki tüm bunların anlamı nedir?

• Kapital artık, üretim düzenine ait bir şey değildir. Kapital, ekonomi politikten bir simülasyon modeli olarak yararlanmaktadır. Ticari değer yasası denilen düzenek çok daha kapsamlı bir yapısal değer yasası adlı düzenek tarafından emilip, sağlığı yeniden kendisine kazandırılarak 3. basamağa ait bir simulakra dönüştürülmüştür. 12

• Üretim, anlamlama, duygusallık, töz, tarih gibi gönderenler sistemleriyle yararlılık, ciddiyet türünden bir göstergeye sahip tüm “gerçek” içerikler arasındaki bu eşdeğerlik – yani eşdeğerli olma, temsil etme biçimi- sona ermektedir. 13

• Emek artık özgün toplumsal ilişkilere yol açan, özgün bir tarihsel “praxis” olma özelliğini yitirmiştir. 14

• Bütün bunları ne Saussure ne de Marx öngöremezdi. Çünkü onlar gösterge ve gerçek arasında var olan diyalektiğin altın çağında yaşamışlardır. Bir başka deyişle kapital ve değerin “klasik” döneminde yaşamışlardır. Onların yararlandığı diyalektik parçalanınca gerçek denilen şey değerin bu fantastik özerkleştirme süreci içinde ölüp gitmiştir. Belirleyicilik ölünce, iktidara belirsizlik geçmiştir. Sözcüğün gerçek anlamında üretim gerçekliğiyle anlamlama gerçeği katledilmiştir. 15

• Grev artık bir silah değildir. (…) Çünkü kapital her türlü grevin uzayıp gitmesine tahammül edebilecek kadar güçlüdür. Bunun nedeni artık bir üretim sistemi içinde yaşamıyor olmasıdır. Günümüzde, toplumsal ilişki biçiminin yeniden üretim düzeneğine dokunulmadığı sürece, kar edilmese de olur mantığı egemendir. 16

• Bundan böyle üretimle ilgili efsaneler ya da üretim içerikleri diye bir şey yoktur. Ulusal bilançolar artık anlamsız rakamlar ve istatistiklerden oluşan bir gelişme göstergesinden, kolektif iradeyi yansıtabilmekten aciz muhasebe göstergeleri enflasyonundan başka bir şey değildirler. 17

Tüm bu açıklamalar Baudrillard’ı postmodern bir düşünür yapmaktan çok, postmodern durumun “bilimsel” bir fotoğrafını çekme girişimine benzemektedir. Baudrillard’ın postmodern olarak nitelenen metinleri daha çok geç dönem yazılarıdır. Erken ve orta dönemi ise daha çok “modernist” bir çizgide izlenimi vermektedir. Bunun en önemli kanıtının da Lyotard’ın Baudrillard eleştirisi olduğunu söyleyebiliriz. Lyotard Baudrillard için “(…) bu kardeşin yaklaşımını yöneten şey bizim açımızdan teori ve eleştiri ipoteğinin altında ezilmektedir. Baudrillard da modern hakikat ve temsil sorunsalının tuzağına düşmüştür; sözgelimi, Marksist teoriyi reddederken daha iyi, daha doğru bir teori keşfettiğini gerekçe olarak göstermektedir.” (Kellner, Postmodern teori, sf:193) diyerek aslında onu “postmodern” olmadığı/olamadığı için suçlamaktadır!

Ciddi bir şekilde tartışmak gerektiğini düşünüyorum. Ancak hatırlatmak gerekir ki Baudrillard Marksizmle hesaplaşmaya postmodernizmin tartışılmaya başlanmasından çok önce, 1973 yılında yazdığı “Üretimin Aynası ya da Tarihsel Materyalist Eleştiri Yanılsaması” adlı kitabıyla başlamıştır. Bu kitaptan kısaca bahsetmek gerekirse: ona göre “yanılsama” Aydınlanmanın “ilerleme” paradigmasını zorunlu üretim kavramının üzerine oturtmak ve komünist ütopyayı da “hiper/sınırsız” üretime dayandırarak açıkça kapitalizmle suç ortaklığı ya da işbirliği yapmasındaydı.18 Marx’ın kullanım değeri (nesnelerin işe yararlığı) ve değişim değeri (parasal bedel, ticari değer) arasında yaptığı ayrıma Baudrillard, metaların itibar bahşetme ve toplumsal statü ve iktidarı gösterme özelliği yoluyla değer kazandıkları gösterge değerinin bir analizini ilave eder. Baudrillard, Marx’ın değişim değerinin ütopyacı ötekisi olarak kullanım değerini hararetle savunurken, bir noktayı gör(e)mediğini iddia eder. Baudrillard’a göre, bizzat kullanım değeri, bireyleri kapitalist toplumsal düzenle bütünleştiren rasyonelleştirilmiş bir ihtiyaçlar ve nesneler sistemini üreten değişim değeri sisteminin bir bahanesidir. Böylece Baudrillard’a göre, Marx’ın “radikal” teorisi politik ekonominin mantığını basitçe yeniden üretir. Ona göre Marksizm, kapitalist üretimcilikten yeterince kopamamış, Marksist sosyalizm kavramının kendisi, farklı türden bir mantığa, değerlere ve hayat faaliyetlerine sahip tamamen farklı türden bir toplum olmaktan ziyade yalnızca üretimin daha verimli ve hakkaniyete uygun örgütlendiği bir toplumdur.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Baudrillard’dan önce Frankfurt Okulu tarafından bu bakış açısı eleştirilmişti. Yine Antonia Negri’nin liderliğindeki Otonomist Marksistlerde asıl mücadelenin salt emeği sömüren kapitalist işe karşı değil yaşamın işe indirgenmesine karşı olması gerektiğini belirttiler. Baudrillard’ın buradaki önemi “üretim” meselesinde Marksizmin kapital tarafından yaratılan bu hakikati –üretim söylevini- gerçek ve radikal bir üretkenlik adına yıkmaya çalışarak dinin radikal eleştirisini gene dini bir söylevle yapan Feurbach’ın durumuna düştüğünü iddia etmesidir. İlginç olan bu kitaptaki eleştiriler – Dougles Kellner dışında- dünya Marksist hareketi tarafından yok sayılmıştır ve tartışılmamıştır. Bu durumda 3 şeyi var sayabiliriz: Ya Baudrillard’ın “ekonomie politique” eleştirisi ciddiye alınmamış, ya da daha çok “popüler felsefe” alanında görülmüş, ya da son sözü söyleyip bitirdiği için, kimse onunla tartışmayı göze alamamış.

Öte yandan Baudrillard’ın sosyalizmin pratik örnekleri konusunda hiçbir fikir ileri sürmemiş olması oldukça ilginç. Baudrillard sosyalizmi, kapitalizmle “üretim” konusunda uzlaştığı için eleştirirken aynı sorunu “tüketim” açısından ele almamıştır. Ya da sadece Marx’la kuram üzerinden polemik düzeyinde ele almıştır. Ancak hiçbir “sosyalist” ülke ekonomisinin bir tüketim toplumu yaratmadığı da açıktır. Örneğin Sovyetler Birliği dünyanın en ileri sosyal refah devletini yarattığı halde (Joma Naspary, Sovyet Sonrası Karmaşa adlı kitabında Sovyet refah sisteminin Batı’nın en gelişmiş sosyal refah devleti İsveç’ten çok daha ileri olduğunu yazar) aynı zamanda kıtlık ve israf ekonomisi olarak adlandırılmaktaydı.

“Sovyet ekonomisinde, her üretim biriminin performansını toplam ürün sayısı ve ağırlığı üzerinden brüt üretim hacmine göre ölçen ve buna göre ödüllendiren Val adlı bir sistem vardı. Her işletme, ürünün gerçek kullanım değerine pek önem vermeksizin üretim hacmini, dolayısıyla ödülünü maksimize etmeye çalışırdı. Bu nedenle ölçüm yöntemine bağlı olarak ya çok düşük ya da çok yüksek miktarda ama pek kullanışlı olmayan mallar üretilirdi. Yani kıtlıklar (Sovyet yönetimi sırasında Almatı’da kıtlık yalnızca araba, buzdolabı, televizyon ve konut gibi belirli mallarda yaşanmış.) kısmen bu kullanım değeri düşük ürün fazlalığı sonucunda doğuyordu. Sovyet ekonomisi bu nedenle israf ekonomisi olarak da tanımlanmıştı.” Tichtin,H. (The origin of Crisis in the USSR sf:10-11’den aktaran Jama Nazpary, Sovyet Sonrası Karmaşa, Kazakistan’da Şiddet ve Mülksüzleşme, sf:106 dip not)

“Sovyet ekonomisi kıtlık ekonomisi olduğundan, çoğu insanın elinde harcayamadığı için biriken bol miktarda para vardı” (aynı kitap sf:128 dip not)

Bu durumda 2. simulakr aşamasını belki kapitalizmle beraber yaşayan sosyalist ülkelerin bir 3. simulakr aşamasına asla geçmedikleri ve geçme ihtimallerinin de –“sosyalist” kaldıkları sürece - hiç olmadığını açıkça söyleyebiliriz. Ortada bir tüketim toplumu olmadığı için kapitalizmde olduğu gibi bir rating kaygısı yok. Kitle iletişim araçları, medya, reklamlar vb gibi şeylerin insanları tüketime zorlaması da ya da reality showlar, Biri Bizi Gözetliyor tipi programlar gibi Baudrillard’ın deyimiyle kanserli bir ur gibi metabolizmayı tamamen değiştirerek bozan programlarda söz konusu değildir. Sovyet ekonomisinin kapitalist “rasyonellik”ten uzak olması ve bir israf ekonomisi olması da tıpkı Mauss’un anlattığı modernite öncesi toplum ekonomilerine benzemektedir. Simgesel değiş tokuşun temel alındığı ve törenlerle “akıl almaz” israfların yapıldığı premodern toplumlara… Ancak bugün kuşkusuz dünya nüfusu bu derece artmışken ve kaynaklar azalmışken böyle bir israf ekonomisinin savunulması düşünülemez. Bu ekonomik modelin, başka pek çok nedenle birlikte Sovyet refah sistemini kaldıramadığı için çöktüğü görülmektedir ancak özellikle bizim burada altını çizmeye çalıştığımız, reel sosyalizm pratiklerinde Baudrillard’ın kuramda iddia ettiği kapitalizmle ortaklığın en azından tüketim anlamında yaşanmadığıdır. Baudrillard’ın bu incelemeyi ve değerlendirmeyi yapmamış olması hayli ilginç.

Türkiye bu fotoğrafın neresinde?

Öncelikle hemen belirtmek gerekir ki Türkiye de, bugün bile, henüz Baudrillard’ın belirtmiş olduğu bir ileri gelişmiş kapitalist ülke konumundan/3. simulakr aşamasından, çok uzaktır. Örneğin 1970 yılında yazdığı “Tüketim Toplumu” kitabında Baudrillard, Fransa’da Paris ve Orly arasına kurulmuş kent büyüklüğünde ki bir devasa alışveriş merkezini anlatır. Burası yalnızca bir alışveriş merkezi de değildir. 13 kilometrelik bir alanda olağanüstü bir iklimlendirme sistemiyle kesintisiz bir ilkbahar hüküm sürerken, gezinti yeri tıpkı sokaklar gibi gece gündüz, 24 saat açıktır.19 Aradan 36 sene geçmesine rağmen Türkiye böylesi bir alışveriş merkezini hala hayal bile edememektedir.

Yine “reality show”larda medyamız tüm gayretine karşın epey geridedir! 1971 yılında bir Amerikan Televizyonu Loud ailesini kendi evlerinde 7 ay boyunca kesintisiz bir şekilde, hiçbir atlama, sıçrama yapmadan çekmiş ve yayınlamıştır. Ailenin yaşadığı tüm dramlar ve keyifli anlar “el değmemiş” bir şekilde yayımlanmıştı. İlk kez günlük yaşantı bu kadar açık ve seçik ortaya konuyordu. Çekimler bittikten ve yayımlandıktan sonra Loud ailesi dağıldı!20

Kuşkusuz çalışanların hakları ve çalışma koşullarında da epey gerideyiz. Yine Baudrillard 1976’da “Artık evinizden vahşi bir şekilde çekilip alınarak, makinelerin önüne atılmıyorsunuz – artık sisteme çocukluğunuz, tikleriniz, insani ilişkileriniz, bilinçaltından kaynaklanan içtepileriniz ve çalışmayı reddetme biçiminizle entegre ediliyorsunuz. Bütün bunlar göz önüne alınarak kişiliğinize uygun bir iş (job) bulunuyor. Size saygın bir iş bulunamadığı zamansa kişisel denkleminize uygun bir sosyal yardıma hak kazanıyorsunuz. Hiçbir durumda kendi kaderinizle baş başa bırakılmıyorsunuz. Çünkü önemli olan herkesin sistem adlı ağın en küçük boyutlara indirgenmiş şekli olan bir terminale yani diğer terimlerle ilişki içinde olan bir terime dönüştürülebilmesidir.21 Aradan 30 sene geçmiş olmasına rağmen bizim bir açıdan hala kendi halimize bırakıldığımız, sosyal güvencemizin hala olmadığı diğer açıdansa makinelerin önüne hala vahşice atıldığımız söylenebilir. (Özellikle Türkiye özelinde tekstil sektöründe)

Bu anlamda tüm bir sendikalaşma ve hak alma mücadelesinin de kapitalizmin 3. simulakr aşamasına geçmesine hizmet etmekten başka bir anlamı olmayacağı öne sürülebilir. Bu, bugün için bile pek çokları için yine de güzel bir ütopyaya benzemektedir. Ancak tüm “devrim” umutlarının rafa kalkacağı bir ütopya: “Yapısal değer devrimi denilen şey, “Devrim”i kökünden yok etmiştir. Gönderen sistemlerinin ortadan kaybolması, önce, artık üretimle ilgili hiçbir toplumsal töz ya da emek gücüyle ilgili hiçbir hakikatin içinde, devrilmesi gereken hiçbir şey bulamayan, devrimci gönderen sistemlerini ölümcül düzeyde etkilemiştir. Çünkü emek artık bir güçten çok diğer göstergeler arasında yer alan bir göstergedir. Aynen diğer sıradan göstergeler gibi üretilmekte ve tüketilmektedir.”22

Gönderenler sistemi ilk kez ne zaman çöktü?

Gönderenler sistemi kuşkusuz ilk kez çökmüş değil. Baudrillard’ın bunu kaçırmış olduğunu sanıyorum. (Tabi 50 kadar olduğunu sandığım tüm kitaplarını okumadım!) Onun üretim üzerinden sınıflandırmış olduğu 1. simulakr düzeninde, yani Rönesans’ta da tüm Ortaçağ kavramları çökmüştü. Aristoteles ontolojisini yıkan Rönesans bilginleri taa ki Aydınlanmaya dek onun yerine hiçbir şey koyamamışlardı. Pek fazla bilinmez ama bu dönemde yazılanlara bakıldığında en çok okunan yapıtların cin-peri bilimi ya da büyücülük kitapları olduğunu görürüz. Tek sorun, “doğa üstü” güçlerin işe karışmasıyla her şeyin olanaklı olup olmadığını bilmekti. Çünkü en yoğun, en derin boş inan çağı, büyücülüğe, gözbağcılığa duyulan inanç, Ortaçağdakinden bile çok daha yaygındı Rönesans’ta. (Koyre,1994, s.43) Her iki dönem arasında da ciddi bağlantılar olduğunu düşünüyorum. Sonuç olarak belki de bu günkü “postmodern” çağa benzer bir çağdı Yenidendoğuş. O gün Aristoteles ontolojisi ve dinsel dogmalar yıkılmışken, bugün pozitivist bilim anlayışı ve Akademilerde üretilen bilginin tek ve tartışmasız “bilimsel bilgi” olduğu düşüncesi yıkılıyor. Her iki dönemde de çok yoğun bir şekilde şüphe hakim. Tıpkı Yenidendoğuşta olduğu gibi örneğin batı tıbbı çok yoğun bir şekilde sorgulanıyor ve doğal olana bir geri dönüş var. Ancak aradaki en önemli fark, Yenidendoğuşta bir araştırma merakı, bir coşku, bir inanç varken, şimdi insanları büyük bir umutsuzluk ve boş vermişlik kaplamış durumda. Bilim şimdi popüler oldu ama popüler söylemi kullanarak ve böylece kendi “bilimselliğini” kaybetme pahasına.

Pek çok açıdan bir 3. simulakr aşamasında olmayabiliriz ancak bugün biz de tüm bir gönderenler/referans sisteminin büyük ölçüde çökmüş olduğunu tüm benliğimizle hissetmiyor muyuz? Bunun en bariz örneğini sağ ve sol kavramlarının artık neredeyse birbirlerinin yerine kullanılır olmasıdır. Örneğin bir MHP’li, Ecevit hastanede ölümle pençeleşirken onun için kurulmuş olan anı defterine “biz seni seviyoruz ve büyük bir ülkücü olarak görüyoruz” diye yazabilmektedir. Aslında tüm kavramların bir anlam yitmesine yol açtığının ya da hiçbir öneminin kalmadığının ilk örneğini Türkiye’ye gelerek Anavatan Partisinin seçim çalışmasının tanıtımını yapmayı üstlenen Fransız reklamcı Jacques Segula vermişti. Segula seçim çalışmalarında hangi görüşe sahip olunduğunun ya da neyi savunulduğunun hiçbir önemi olmadığını önemli olanın halkın kafasında doğru imajın yaratılması gerektiğini söylüyordu. Artık sağ ve sol temsil yeteneklerini kaybetmişti. Yine Adana’da, İsrail’in Lübnan’ı işgalini protesto eden grubun slogan attırıcısı yanlışlıkla “İsrail halkı yalnız değildir” diye bağırdığında, herkes bu sloganı içeriğine bakmaksızın defalarca atmıştı. Sloganlarda anlam tamamen yitmiş, yalnızca kendini duyusal bir sese bırakmıştı.

Marksist çizgide yer alan ve son dönemde milliyetçi sol ve sağın oluşturduğu “kızıl elma” hareketini sert bir şekilde eleştiren Evrensel gazetesi, eski generallerin kanalı, kızıl elmacı Kanal Türk televizyonunun reklamlarını her gün vermekte ve aşırı milliyetçi, muhafazakar, her fırsatta Kürtlere söven Hulki Cevizoğlu’nun “Ceviz Kabuğu” programı için “cesur, objektif, dürüst” sözcüklerini kullanmaktan (kuşkusuz Kanal Türk’ten bu şekilde bir tanıtım yazısı gelmiştir!) rahatsız olmamaktadır!

Rönesans’taki boşluğu doldurmuş olan Aydınlanma felsefesinin tüm paradigmalarının da artık “ti”ye alındığını görüyoruz. Bunun en bariz örneği Leman dergisi ama özellikle de Cem Yılmaz reklamlarıdır. “Doktor” lakaplı yasadışı mısır gevreği üreten kalpazan, polis tarafından yakalandığında arabaya sokulurken, polislere bakarak “eğitim şart!” der. Aslında bu söz, tüm Cumhuriyet hükümetlerinin ilerlemede başat olarak ilan ettikleri bir kavramın çöküşünün, başarısızlığının bir ifadesidir. Çünkü asıl “eğitimliler” Aydınlanma ideallerine ihanet etmişlerdi. Nazilerin üst düzey kadrolarının ne kadar “eğitimli” ve entelektüel olduklarını biliyoruz ama aynı zamanda katildiler. Demek ki eğitim her sorunu çözmüyordu ya da tek başına yeterli değildi. Yine Mike ve Peluş’un reklamında Peluş Mike’a “bırak sosyal mesaj vermeyi” der. Aydınlanma idealleri artık anlamlarını yitirmiş klişelerden ibarettir ve bunlar artık tutunulacak birer dal değildir.

Belli ki, ülkemizde çöken gönderenler sistemi daha çok “Aydınlanmaya” ait değerler. Bu değerler aslında bizde hiçbir zaman kökleşmemişti. Çünkü Türkiye aslında ne modernizmi ne Aydınlanmayı gerçek anlamda yaşamadı ve tuhaf bir şekilde, modernizm yaşanmadan postmodern bir durumla karşı karşıya kaldık. Belki de bu yüzden bugün postmodern duruma direnişin modernite öncesi kavram ve değerlere dayanarak yapılması oldukça olağan sayılmalı. (töre cinayetleri gibi) Bu en eğitimlimizde dahi böyledir. Çok iyi eğitim almış, Cumhuriyet gazetesi okuyan ve hem de sıkı Kemalist bir uzman doktor arkadaşım gizli gizli muska takmakta ve onun “kutsallığına” inanmaktadır! Bu istisnai bir örnek değildir. Kuşkusuz muskayla Mustafa Kemal’in ve onun temsil ettiği değerlerin bağdaştırılması ancak böyle “postmodern” bir evren de mümkün olabilirdi! Peki o zaman 1923’de gerçekte “devrilmiş” olan neydi?

Bugün ayakta kalmaya çalışan dini ve modernite öncesi değerlere ve daha çok görüntülerine bakarak bir “şeriat” tehlikesinden bahsetmek son derece gülünçtür. Çünkü herkesin sandığı gibi bunun güvencesi Türk Silahlı Kuvvetleri değil, bir kanserli virüs gibi içine girdiği her türlü metabolizmayı bozan reality showlar, magazin programları, reklamlar, ana haber programları, diziler kısaca tüm kitle iletişim araçlarıdır.

Tüm bunlar gitgide kitleleri duyarsızlaştırmaya yol açmaktadır. Sözcükler artık yalnızca seslerden ibaret haline gelmeye başlamıştır, aşkın bir anlamları yoktur. Toplumsal büyük ölçüde parçalanmıştır, parçalanmayan kısmı ise modernite öncesinin “batıl ve bilim dışı” değerleriyle ancak ayaktadır. Cumhuriyet’in 75. yılında bir 75. yıl marşının bir türlü bestelenememesinin nedeni yalnızca 75 yıl sonra gelinen durumun hiç de iç açıcı olmaması değil aynı zamanda ortada bir Cumhuriyet “ruh”unun ya da inancın da kalmamış olmasıdır. Yapay tehlikeler yaratarak bu ruhu “canlandırma” çalışmaları boşunadır. Tüm kavramlar içeriklerini yitirince bayramlarda artık birer “ruh çağırma” seanslarına dönmüştür. Bu aslında “sol” içinde böyledir. Tüm 1 Mayıslar ya da Devrimcileri anma günleri, eski devrimci ruhu canlandırma/ruh çağırma seanslarından başka bir şey değildir. Çünkü politika artık hiçbir şeyi temsil edememektedir. “Neo’nun öyküsü (Matrix) kusursuz bir iktidar ve güç sistemi içinde büyüyen gençliğin öyküsüdür. ‘Neyi seçersen seç, seçimin sonucunu bilsen de, bir şey değişmez’ anlayışına teslim olmuşlar kuşağının ya da insanı bıkıp usanmadan seçme simulasyonları yapmaya çağıran bir dünyanın kuşağı. (…) İktidar/güç, artık hiyerarşik bir kademelenme göstermez. İktidar sistemine bir tür “binme” ve oradan “inme” (ya da girme çıkma) ilişkisi söz konusudur artık. Medyatik süper star, Berlusconi tarzı sermaye prensleri, Avrupa sosyal demokrasilerinin, Avrupa Parlamento’sunun, BM’nin genç üyeleri, ABD’nin şahinleri vb, ve bütün bunlar iktidarın, gücün yeni simalarıdır; sisteme girip çıkan, rol alıp bırakan aktörler. Bunların karşısında da getto kahramanlarının, hacker’ların, sistem dışına kayanların sadece imajları yer alır: Bu imajlar, doğrudan gücün/iktidarın kendisine değil, görüntülerine, yüzlerine yönelmiştir; iktidarın iletişimine, anlatılarına.” 23

Doğru bir mücadele perspektifi önce doğru bir tespitle olabilir yoksa geçmişin “ruhunu” çağırarak ya da iktidarın görüntülerine, yüzlerine yönelen bir muhalefetle değil. Ve evet bugün giderek yapaylaşan bu gerçeklik karşısına herhangi bir şey ya da alternatif bir idealle çıkabilmek gerçekten çok zor. Ama önce içinde yaşadığımız dünyayı doğru kavramak zorundayız…

Dip Notlar:

1) Aydınlanmanın Diyalektiği kitabının yeni basımı yapılmadığı için piyasada bulmak oldukça zor ama bu kitapla ilgili olarak Doruk yayınlarından çıkan “Postmodernist Burjuva Liberalizmi” kitabındaki Thomas D. Dochherty’nin “Postmodernizm: Bir Giriş” adlı makalesine bir göz atılabilir.

2) Max Horkheimer Akıl tutulması, Orhan Koçak’ın önsözü sf.34, metis y.

3) Simulakrlar ve Simulasyon, J. Baudrillard, sf.13, Dokuz Eylül y.

4) Sessiz Yığınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu, J. Baudrillard sf.58, ayrıntı y.

5) Şeytana Satılan Ruh ya da Kötülüğün Egemenliği, J. Baudrillard, sf.120, DoğuBatı y.

6) İbid. sf. 134

7) Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, J. Baudrillard, s.78 Boğaziçi Üniversitesi y. Not: kitapla ilgili olarak yapmış olduğum kurgu/özet çalışmayı okumak isteyenler bana mail atabilir.

8) İbid. sf.80

9) İbid. sf.86

10) İbid. sf.88

11) İbid. sf.88

12) İbid sf. 6

13) İbid. sf.11

14) İbid. sf.18

15) İbid. sf.12

16) İbid. sf.41

17) İbid. sf.18

19) Tüketim Toplumu, J. Baudrillard, bkz. Sf:20, Ayrıntı y.

20) Simulakrlar ve Simulasyon, J. Baudrillard, sf.43 Dokuz Eylül y.

21) Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, s.20

22) Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, s.17

23) Bu konuyla ilgili bkz. Postmodern Kurtarıcılar, Veysel Atayman, DonKişot y. ayrıca 16 Şubat tarihli Cumhuriyet Gazetesi kitap eki, Postmodern Kurtarıcılar tanıtım yazısı


En son iskra tarafından 05 Kas 2010, 09:46 tarihinde düzenlendi, toplamda 2 kere düzenlendi.

Başa Dön Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 

21 Haz 2010, 14:56

Çevrimdışı
 Re: Kapitalizmin 3. Simulakr Aşaması
Mesaj Panosu Yöneticisi
Mesaj Panosu Yöneticisi
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 17 Nis 2009, 02:19
Mesajlar: 5011
Yaş: 50
Konum: Admin
 Profil Özel mesaj gönder  
Alıntı:
Rönesans’taki boşluğu doldurmuş olan Aydınlanma felsefesinin tüm paradigmalarının da artık “ti”ye alındığını görüyoruz. Bunun en bariz örneği Leman dergisi ama özellikle de Cem Yılmaz reklamlarıdır. “Doktor” lakaplı yasadışı mısır gevreği üreten kalpazan, polis tarafından yakalandığında arabaya sokulurken, polislere bakarak “eğitim şart!” der. Aslında bu söz, tüm Cumhuriyet hükümetlerinin ilerlemede başat olarak ilan ettikleri bir kavramın çöküşünün, başarısızlığının bir ifadesidir.

****

Yine Mike ve Peluş’un reklamında Peluş Mike’a “bırak sosyal mesaj vermeyi” der. Aydınlanma idealleri artık anlamlarını yitirmiş klişelerden ibarettir ve bunlar artık tutunulacak birer dal değildir.


******

Belli ki, ülkemizde çöken gönderenler sistemi daha çok “Aydınlanmaya” ait değerler. Bu değerler aslında bizde hiçbir zaman kökleşmemişti. Çünkü Türkiye aslında ne modernizmi ne Aydınlanmayı gerçek anlamda yaşamadı ve tuhaf bir şekilde, modernizm yaşanmadan postmodern bir durumla karşı karşıya kaldık. Belki de bu yüzden bugün postmodern duruma direnişin modernite öncesi kavram ve değerlere dayanarak yapılması oldukça olağan sayılmalı.


Güzel bir yazı,kimin yazdığını da merak etmekteyiz..

Aydınlanma konusunda bir kaç şey söyleyeyim.
Aydınlanmaya ait değerlerin artık işe yaramayan klişelerden ibaret olması nedendir diye düşündüm.Örneğin "eğitim şart" veya "sosyal içerikli mesaj vermek lazım" parodilerine bakıp anlamaya çalışalım.Kalpazan "doktor "eğitim şart" dediğinde neden gülüyoruz?Nazi Almanyasında eğitimli katillerin icraatları mı aklımıza geliyor?Hiç sanmıyorum...

Daha çok,kalkınma -zenginleşme ile eğitim arasında olduğu zannedilen bağlantının olmadığı idrakinden geliyor espri.Aydınlanma düşüncesi ,iyi eğitimli (sadece teknik eğitim de değil sanat-felsefe vs dahil topyekün eğitim) bireylerin ellerinde şekillenen ve yükselen bir TC hayal ediyorlardı.Oysa TC onların ellerine değil,fırsatçıların,simsarların,bezirganların,köşe dönücü,iktidar yalakası ihale kapıcı'ların ellerinde yükseldi.Dolayısı ile eğitim filan hiç de şart değil bu alemde kral olmak için.Ti ye alınma sebebi budur bu sözün..

Eğitimin olgun,erdemli bir kişiliğe sahip olma amacına hizmet etmediği de bir şekilde anlaşıldı.Bu gün eğitimin değeri (saygınlık) yalnızca diplomanın iş bulma gücü ile sınırlı.Doktor ,kalpazanlıktan zaten iş bulmaya gerek duymuyor,eğitime de ihtiyacı yok dolayısı ile...Geçerli değerler de belli,ekstra okumaya gerek yok.Berlusconinin verdiği röportajı hatırlayalım:"Yakışıklıyım,zenginim,karizmam yerinde ve İtalyanın bütün kızları benimle evlenmek için sıraya girmiş durumda." İşte popüler değerler bunlar..

_________________
Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır.
M.Foucault


Başa Dön Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 2 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma eklentiler gönderemezsiniz

Geçiş yap:  
Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye Culture and Art Other


XHTML 1.0 Standartlarina Uygundur!  CSS 2.1 Standartlarina Uygundur!  Foruz